ŞİİRDİR GÖZYAŞI
  Sevgi Hikayeleri-2
 
Ölmeyen Sevgi
Genç adam ellerinde bir buket çiçek, sahile koşarak geldi... Gözleri şöyle
bir sahilde gezindi, aradığını göremeyince ilk gördüğü banka oturup
sevdiğini beklemeye başladı. Ellerinde yine her zamanki çiçeklerden vardı.
Sevgilisinin en sevdiği çiçekler bunlardı. Kırmızı, kıpkırmızı, kan
kırmızısı güller... Sanki dalından yeni koparılmış gibi tazeydiler, buram
buram kokuyorlardı, sevgi kokuyor, aşk kokuyor en önemliside özlem ve hasret
kokuyordu güller... Hepsinin üzerinde damlalar vardı. Sanki ağlıyor
gibiydiler. Genç adam güllere baktı, sanki onlarla konuşuyormuş gibi, "
Neden ağlıyorsunuz, bakın ben ne kadar mutluyum " dedi. Az sonra sevdiğini
göreceği için kalbi yine deli gibi atmaya baslamıştı. Ne zaman onu düşünse,
onunla bulusacağını hayal etse kalbi yine böyle yerinden çıkacakmış gibi
oluyordu. Senelerdir birbirlerini sevmelerine rağmen ikiside sevgisinden hiç
birsey kaybetmemişti.. Onları hiç birsey ayıramazdı... Ne hasret, ne
ayrılık, nede ölüm... Genç adam telaşla saatine baktı. Sevdiği yine geç
kalmıştı, 1 dakika geç kalmıştı. Üstelik o, sevdiğini bekletmemek için
dakikalarca önce koşarak geliyor, onu beklemeyi bile seviyordu. Ama sevdiği
her zaman bunu yapıyordu. Devamlı kendisini bekletiyordu. Herkesin bir
kusuru olurmuş diye düşündü... Ve gözlerini önündeki uçsuz bucaksız denize
dikti.. Denizin sonu yok gibiydi, tıpkı sevdiği kıza olan aşkı gibi
denizinde sonu yoktu. Sonsuzluğa uzanıyordu...Aslında bugün onlar için çok
özel bir gündü. Kendi aralarında sözleneceklerdi. Delikanlı önce bunu
sevdiğine açmış, sonrada gidip 2 tane yüzük almıştı. Bu kadar önemli bir
günde bari onu bekletmemeliydi.. Ama alışmıştı artık beklemeye, zararı yok
biraz daha beklerim diye düşündü. Güllerin yaprakları nedense hala yaşlı
idi. Bir türlü anlamıyordu onları. Herşey bu kadar güzelken neden
ağlıyorlardı ki? İşte az sonra sevdiği gelecek, ona sarılacak,
kucaklaşacaklardı...Sonra söz yüzüklerini takıp, evliliğe ilk adımlarını
atacaklardı. Genç adam öyle heyecanlıydı ki sevdiğine kavuşmak için can
atıyordu... Martılara baktı, birbirleriyle oynaşıp, uçuşan martılara... Ne
kadar güzel dansediyorlardı havada. Tekrar saatine baktı genç adam.
Endişelenmeye başlamıştı. Sevgilisi yine geç kalmıştı, hemde çok... Bu kadar
geç kalmaması gerekiyordu. İşte hergün burada buluşmak için sözleşmiyorlar
mıydı? Her gün sahilde, martılara bakarak, denizin onlara anlattığı
masalları dinleyerek birbirlerine sarılıp hasret gidereceklerine söz
vermiyorlar mıydı? O zaman neden gelmemişti yine??... Aklına kötü düşünceler
gelmeye başladı. Hayır.. hayır..olamazdı. Sevdiğine birşey olamazdı. Onsuz
hayat yaşanmazdı ki... O ölse bile devamlı benimle yaşar diye düşündü genç
adam. Bunun düşüncesi bile hoş değildi. Gözlerini yere indirdi. Gözyaşlarını
kimsenin görmesini istemiyordu. Zaten nedense etrafındaki insanlar ona sanki
kaçık gibi bakıyorlardı. Rahatsız olmaya başladı bakışlardan. Artık
bıkmıştı... Yine sevgilisi geldi aklına.. Neden gelmedi acaba diye düşünmeye
başladı. Gözlerini kapattı. 7 sene oldu dedi. 7 senedir hergün bu
sahildeydi, sevdiğini bekliyordu. Daha fazla dayanamadı. Kalbi parçalanacak
gibi oluyordu. Gözlerinden 1 damla daha yaş güllerin üzerine damladı... Yine
gelmeyecek galiba, en iyisi ben onun evine gideyim diye mırıldandı...Hiç
olmazsa gülleri her zamanki gibi yanına koyar, ona vermiş olurdu... Genç
adam ayağa kalktı. Sevdiğiyle buluşmak üzere, yeşil tepenin ardındaki
kabristana doğru yürümeye başladı..
Bir Aşk Hikayesi
Üniversiteli delikanlı Kolejli kıza bir voleybol maçında rastladı. Okul salonundaydı maç. Tribünsüz,minik bir salon.. Seyircilerle, oyuncular arasında, sahanın çizgisi vardı sadece..O kadar yakındılar..
Delikanlı, bu tatlı, bu güzel, bu dünyalar şirini kızı ilk defa görüyordu takımda.. Hoşlandığını, fena halde hoşlandığını hissetti. Az sonra bir şeyi daha hissetti. Uzun zamandan beri maçı değil, o güzel kızı izlediğini.. Kız servis atarken hemen önünden geçti. Göz göze geldiler.. Kız gülümsedi..
Delikanlı, çok popülerdi o yıllarda.. Kız onu tanımış olmalıydı. Kim bilir, belki kız da ondan hoşlanmıştı.. Belki de delikanlı öyle olmasını istediği için ona öyle gelmişti.. Set değişip, takım karşıya gidince, delikanlı da yerini değiştirdi, o da karşıya gitti.. Üçüncü sette tekrar eski yerine döndü.. Kız da gidiş gelişleri fark etmişti galiba.. Bir defa daha gülümsedi. Manidar.."anladım" der gibi bir gülümseyişti bu...
Delikanlı o hafta boyu hep bu dünyalar şirini kızı düşündü.. Pazar günü, sabahın köründe kalktı, erkenden oynanacak maçı, ne maçı canım, o dünyalar şirini kızı görmek için..
Delikanlı artık kızın hiçbir maçını kaçırmıyordu.. Dahası.. Ankara Koleji'nin her dağılış saatinde, okul civarında oluyordu, onu bir kez daha görmek için.. Karşılaştıklarında, hafif çok hafif bir gülümseme, çok minik bir baş eğmesi ile selamlaşır olmuşlardı.. Bir defasında, yaptığına sonra kendisi de günlerce güldü.. O gün gene tesadüfmüş gibi, okul dağılışı kızın karşısına çıkmış, gülümseyerek selamlamış, sonra arka sokaklara dalıp, yıldırım gibi koşarak, bir blok ötede gene karşısına çıkmıştı. Kız bu defa, iyice gülmüştü.. Karşısında, sözüm ona ağır ağır yürüyen, ama nefes nefese delikanlıyı görünce..
Delikanlı, voleybol takımının kaptanını iyi tanıyordu. Arkadaştılar. Sonunda bütün cesaretini topladı, kaptana açıldı.. O kızdan fena halde hoşlanıyordu. Galiba kız da ona karşı boş değildi. Bir yerde, bir şekilde tanışmaları gerekiyordu.. O zamanlar, bu işler böyle oluyordu çünkü.. Kaptan "tabi" dedi.. "bu hafta sonu güzel bir konser var. Biz onunla gitmeye karar vermiştik zaten. Sen de gel. Hem konseri birlikte izleriz, hem de tanışırsınız.."

"Mutluluk işte bu olmalı" diye düşündü delikanlı.. "Mutluluk işte bu!.."

Ve konser gününe kadar geceleri hiç uyuyamadı.. Konser gününü de hiç ama hiç unutmadı.. O ne heyecandı öyle.. Konserin verildiği sinemanın kapısında tanıştılar.. El sıkıştılar.. O güzel ele dokunduğu anı da hiç unutmadı delikanlı.. Kaptan, salona girdiklerinde, ustaca bir manevra daha yaptı. Delikanlı ile dünyalar şirini kız yanyana düştüler.İnanamıyordu delikanlı.. Onunla nihayet yanyana oturduğuna, onun sıcaklığını hissettiğine, onun nefesini duyduğuna inanamıyordu.. Biraz önce tanışırken tuttuğu el, bir karış ötesinde öylesine duruyor, delikanlı, sahnede dünyanın en romantik şarkısı söylenirken –o an dünyanın bütün şarkıları dünyanın en romantik şarkısıydı ya- o eli tutmak için öylesine büyük bir arzu duyuyordu ki içinde.. Ama uzatamıyordu işte elini.. Her şey böyle iyi giderken, yanlış bir hareketle, onu ürkütebileceğinden, incitebileceğinden öylesine korkuyordu ki..
Sonunda dayanamadı, sanki kolu uyuşmuş gibi, uzandı..Kolunu kızın koltuğunun arkasına koydu.. Kızın omzuna değil.. Koltuğun üzerine.. Sonra kız arkaya yaslandı.. Bir kaç saç teli, delikanlının elinin üzerine dokundu.. Kalbi yerinden fırlayacak gibi atıyordu artık genç adamın.. Dünyalar şirini kızın saçları eline dokunuyordu çünkü.. Konserden çıkarken, kız, şakalaştı.. "Sizi her maçımızda görüyoruz. Alıştık nerdeyse.. Yarın Adana'da da maçımız var.. Gözlerimiz sizi arayacak.."
Hayır, aramayacaktı. Delikanlı o anda kararını vermişti çünkü.. Cebinde onu otobüsle Adana'ya götürüp getirecek, hatta öğle yemeğinde bir de Adana kebap yedirecek kadar para vardı.. Gece yarısı kalkan otobüse bindi.. Sabah erkenden Adana'ya indi. Maç saatine kadar başı boş dolaştı. Salona erkenden girdi, en ön sıraya tam servis köşesine en yakın yere oturdu.. Takımlar sahaya çıkarken, salondaki en heyecanlı seyirci oydu. Maç falan değildi sebep tabii.. İlk sette kız farkında bile değildi onun.. Nerden olsundu ki.. İkinci sette öbür tarafa gittiler.. Döndüklerinde, ügüncü sette kız fark etti delikanlıyı..Yüzünde çok ama çok şaşkın bir ifade, biraz mutluluk, biraz da gurur vardı sanki.. Ankara'nın hele Kolejde çok popüler bu delikanlısının onun için ta oralara geldiğini bilmenin gururu..
Maç bitti. Kız soyunma odasına, delikanlı garaja gitti. Tek kelime konuşmadan.. Konuşmaya gelmemişti ki.. Kız "keşke orada olsaydın" demişti. O da olmuştu işte.. Hepsi o.. Ona o kadar çok şey söylemek istiyordu ki aslında..
Bir gün üniversite kantininde gazete okurken, iç sayfalarda bir şiire rastladı. Daha doğrusu bir şiirden alınmış bir dörtlüğe.. Söylemek istediği her şey bu dört satırda vardı sanki.. Bembeyaz bir karta yazdı o dört satırı.. Öğleden sonrayı zor etti, Kolejin önüne gitmek için.. Kızın karşıdan geldiğini gördü. Koşarak yanına gitti. "Bu sana" diye kartı eline tutuşturdu ve kayboldu ortadan.. Kız, Necip Fazıl'ın dört satırını okurken..
"Ne hasta bekler sabahı
Ne taze ölüyü mezar...
Ne de şeytan bir günahı
Seni beklediğim kadar!.."
Ertesi gün öğleden sonra, tarif edilemez heyecanlar içinde Kolejin önündeydi gene.. Kız karşıdan geliyordu.. Bu defa yanında arkadaşları yoktu. Yalnızdı.. Yaklaştığında işaret etti delikanlıya.. Gözlerine inanamadı genç adam.. Onu yanına mı çağırıyordu yoksa.. Evet, çağırıyordu işte.. Kalbinin duracağını sandı yaklaşırken.. "Sana bir şeyler söylemek istiyorum" dedi kız.. O da heyecanlıydı, belli.. "Bak iyi dinle.. Dünkü satırlar için çok teşekkürler.. Herhalde hissettin, ben de senden hoşlanıyorum. Ama senden evvel tanıdığım birisi daha var. Ondan da hoşlanıyorum ve henüz karar veremedim, hanginizden daha çok hoşlandığıma.. Ve de şu anda, onu terk etmem için bir sebep yok.."
"O zaman karar verdiğinde ve de eğer seçtiğin ben olursam, hayatında başka kimse olmazsa, ara beni!" dedi, delikanlı ikiletmeden.. Ayrıldı kızın yanından.. Bir daha voleybol maçına gitmeden, bir daha okul yolunda önüne çıkmadan.. Bir daha onu hiç görmeden..
Yıllarca sonra Levent Yüksel'in söyleyeceği şarkıdaki Sezen Aksu'nun sözlerini o zaman biliyordu sanki. Aşk "onurlu" olmalıydı.. Günlerce, haftalarca, aylarca bekledi.. Tıpkı, kıza verdiği o dörtlükteki gibi bekledi.. Hastanın sabahı, şeytanın günahı beklediği gibi bekledi.. Heyecanla bekledi. Hırsla, arzuyla bekledi. Umutla, umutsuzlukla bekledi. Bazen öfkeyle bekledi.. Ama bekledi.. Başka hiç kimseye bakmadan, başka hiç kimseyi bulmadan bekledi. Bir gün bir şiir antolojisinde şiirin tamamını buldu.. İki dörtlüktü şiir.. İlki kıza verdiğiydi.. Bir ikinci dörtlük daha vardı orada.. O dörtlüğü de bir kartın arkasına dikkatle yazdı.. Cebine koydu..
Bekleyiş sürüyor, sürüyordu.. Okullar kapandı, açıldı.. Aylar, aylar geçti..Bir gün delikanlı kızı aniden karşısında gördü.. "Günlerdir seni arıyorum" dedi kız. "Günlerdir seni arıyorum. İşte sana haber.. Artık hayatımda hiç kimse yok!.."
"Yaa" dedi delikanlı.. "Yaa" dedi sadece.. Kalbi heyecandan ölesiye çarparken, aylardır ölesiye beklediği an gelip çatmışken, ağzından sadece bu ses çıkmıştı: "Yaaa!.."
Cebindeki artık iyice eskimiş kartı uzattı kıza.. "Sana bir şiirin ilk dörtlüğünü vermiştim ya bir gün.." dedi. "Bu da sonu onun..."
Sonra yürüdü gitti, arkasına bile bakmadan.. Kız ikinci dörtlüğü oracıkta okurken..
"Geçti istemem gelmeni
Yokluğunda buldum seni.
Bırak vehmimde gölgeni
Gelme artık neye yarar!.."
Aradan yıllar, çok ama çok uzun yıllar geçti. Delikanlı bugün hala düşünüyor.. O uzun, çok uzun bekleyiş mi öldürmüştü aşkını? Ya da beklerken, ölesiye beklerken hayalinde öylesine bir sevgili yaratmıştı ki, artık yaşayan hiç kimse bu hayali dolduramazdı.. O sevgilinin kendisi bile.. Hayalindekini canlı tutmak için mi, canlısını silmişti yani?.. Ya da.. Ya da.. Bir şiirin romantizmine mi kapılmış, bir delikanlılık jesti uğruna, mutluluğunun üzerinden öylece yürüyüp mü gitmişti acaba?
Delikanlı bu soruların cevabını bugün hala bilmiyor.. Bilmediğini de en iyi ben biliyorum.. Çünkü, o delikanlı, bendim!...

Yazar : Hıncal Uluç
 
Sakın Ellerimi Bırakma!
Ilık rüzgarla gelen bir müzik sesiyle dalıverdim uzaklara; "Aşık olmak günahsa ben bir günahkarım, pişman değilim tanrım…" diyordu yumuşak bir ses… bir sızı saplandı ilk önce kalbime… sensizlik yüreğimi yakıyordu, sana hasrettim… sarı kurumuş yapraklar arasında yürürken rüzgarın yüzüme vurmasıyla kokunu duydum sanki… yalnızdım… mutsuzdum, sen yoktun… ebediyen gitmiştin…

Şimdi yanımda olsaydın kollarınla beni sarar, yüzüme dağılan saçlarımı parmaklarınla düzeltirdin.. iki taraftan kulaklarımın arkasına sıkıştırır, "Böyle daha güzel aşkım"derdin… yüzüme düşen saçlarıma tuzlu gözyaşlarım karışıyor şimdi. "Sakın ha ağlama, seni birgün bile ağlarken görmek istemiyorum" derdin bana… şimdi bir yerlerden bakıyorsa gözlerin üzülüyorsundur… ama gözyaşlarıma söz geçiremiyorum sevgilim... Hani biz sonsuza kadar mutlu olacaktık? Hani birbirimizi terketmiyecektik? Neden beni tek başıma bırakıp gittin aşkım.? Kaza haberin geldiğinde inanamadım… evimizden nasıl çıktığımı bile hatırlamıyorum… hastanede seni öyle kanların içinde baygın bir şekilde görünce dünya başıma yıkıldı… elini tuttum ve sen gözlerini açtın "Sakın ha! Sakın elimi bırakma" dediğin zaman bile "Gözlerindeki ormanda yağmur yağmasın" dedin… yanaklarımdan süzülen sicim gibi yaşlar yüzüne döküldüğünün farkında bile değildim.. ameliyathanenin kapısına kadar elini hiç bırakmadım ve mecburen elini ayırdılar benden… saatlerce o odada kaldın… çıktığın zaman komadaydın… doktorlar ümitsizce gözlerime bakıyordu… seni odana götürdüler.. neydi, neden o makinaları vücuduna bağlamışlardı.? Sen yaşayacaktın.. beni bırakmayacaktın yemin etmiştin..yavaşça elimi elinin üzerine koydum.. hiç kıpırdamıyordun… günlerce başucunda bekledim… farkında bile değildin… hep uyuyordun… yanında seni beklerken; geçirdiğimiz günler bir film şeridi gibi gözlerimden geçti… beni kızdırmaların, sinirletmelerin ve ondan sonra gönlümü almak için bütün evi ben yokken çiçek bahçesine çevirmen… doğumgünlerimizde birbirimize aldığımız müzik kutuları… hani son doğumgününde sana mavi bir kazak almıştım da hemen giyip mankenlik yapmıştın ya ve ben seninle dalga geçmiştim sen de pastayı alıp yüzüme yapıştırmıştın ve sonra da bütün evi pastayla alt üst etmiştik… ne kadar deliymişiz, ne kadar aşıkmışız… mavi kazağını son gördüğümde kanlar içindeydi.. kaza günü onu giyiyormuşsun meğer… çok sinirlettin beni, nasıl çıkacak şimdi kazaktaki kan lekeleri? Olmadı şimdi, iyileşir iyileşmez kazağını sen yıkayacaksın.. onu sana ben aldım atmak olmaz ki… Hala uyanmadın… bir hafta geçti hiç bir kıpırtı yok…doktorların biri gidiyor biri geliyor.. söyledikleri hiçbirşeyi artık anlamıyorum.. bu arada o yağmurlu gün geldi aklıma.. bisikletlerle yarış yaptığımız o gün.. hani ani bir yağmur başlamıştı da eve zor yetişmiştik.. balkonda durup yağmuru izlerken bir gün bebeğimiz olursa ismini Yağmur koyalım demiştik… bizim yağmurumuz yaz yağmuru olsun demiştik… Ve bir gün daha geçti işte, yanında sen o yatakta hareketsiz yatarken bir gün daha geçti… elim elinde.. ve başım yatağın yanında, kendimden geçmişim.. ve aniden elin elimde kıpırdadı.. aniden kırmızı, şiş gözlerimi sana çevirdim… ve gözlerini açtın… o halinle bile gülümsüyordun bana… dudaklarına küçücük bir öpücük kondururken sessizce gözlerimden yine bilinçsizce tuzlu gözyaşlarım dudaklarına düştü… kızar gibi yine baktın bana… "Tamam" dedim "Ağlamıyacağım…" Gözlerime baktın buğulu… hiç beklemediğim bir anda dudakların kıpırdamaya başladı "Affet beni" dedin, "Birbirimizi terketmiyecektik, hala daha da seni terketmedim ama…." dedin ve gerisini duymak bile istemiyordum, parmaklarımla dudaklarını kapattım, "Konuşma, yorulma, sonra konuşuruz" dedim ama başınla "Şimdi" dercesine işaret ettin… "Şehre inmiştim, yıldönümümüz için beğendiğin tek taşlı pırlanta yüzüğü alacaktım, aldım da… yanında 25 tane gül vardı, arabanın torpido gözünde yüzüğün, koltukta da güllerin vardı" dedin… ve devam ettin "Hayatımda geçirdiğim en güzel yılları seninle paylaştım, gözlerim, kalbim hep yanında olacak, arabadan emanetlerini almayı unutma" dedin bana… gözlerimdeki yaşları artık durduramıyordum… "Bir dahaki sonbahara yürüdüğümüz yolda yanlız yürüyeceksin ve çok güçlü olacaksın, beni affet aşkım seni bensiz bırakıyorum, seni canımdan çok seviyorum, son bir öpücük ver bana" dedin ve bir elim elinde bir elimle alnını okşarken istediğini yaptım dudakların sıcaktı ve aniden makineden ince bir ses geldi, elin elimden kopuverdi…. Gözlerin yavaşca kapandı…. Doktorlar koşup geldiler… öylece orda kalıverdim hareketsiz kaldım, donmuştum, sen yoktun artık… doktorlar seni götürdüler… artık sen yoktun, yanlızdım.. Ve şimdi sensiz geçen ilk sonbahardayım… yürüdüğümüz yolda kurumuş yaprakların arasında tek başınayım. Arabadan bana getirdikleri emanetlerimin biri evde diğeri parmağımda… yüzüğünü yaşadığımı sürece parmağımdan, güllerini yatağımın yanından hiç ayırmayacağım… mavi kazağını yıkadım, temizledim… yastığının üzerinde duruyor.. Hazan mevisimi, hüzün mevsimi… aşk mevisimi.. ayrılık mevsimi… Kulağımda bana söylediğin şarkıyla yürüyorum tek başıma söz verdiğimiz gibi sarı yapraklı yolda.... "SANA RÜYA DİYEMEM, SENDEN UYANAMAM Kİ NEREDE OLURSAN OL, SENİNLEYİM BEN SANKİ BULUTLU GÜNEŞİMSİN, SEVGİLİMSİN BENİMSİN YAZ YAĞMURUM, KIŞ GÜLÜM, NEŞEMSİN KEDERİMSİN SENİNLE DOLU DÜNYAM, GÜNDÜZÜM GECEM SENSİN ÖLSEMDE AYRILAMAM, BENLİĞİM RUHUM SENSİN..." Biliyorum her an her saniye benimlesin, beni izliyorsun. İyi ki şarkılar var ve şiirler. Sen sözünü tutmadın, beni bırakıp gittin. Ben de tutamıyorum ve dışıma değilse de içime hiç durmadan ağlıyorum. Belki birgün aşkım... Bu yağmurlar diner ve biz yine birlikte oluruz hiç ayrılmamacasına. "HER YERDE HATIRAN VAR, HERŞEY SENİNLE DOLU HERŞEYDE SENİN İZİN, BU YOL AŞKININ YOLU ALAMAZ BİN SEVGİLİ KALBİMDEKİ YERİNİ SANKİ İÇİMDE AÇAR BU SARMAŞIK GÜLLERİ.... " İyi ki şarkılar var...
Bir Gün Okurmusun Bu Yazıyı
       Bir gün hayatımdan ördürürcesine çıkacaksın.ve ben seni hep son günkü halinle hatırlayacağım.seni en güzel halin neydi diye düşünüyorum. Ve içimden bir ses yıllar öncesine götürüyor beni ...
       Seni her halükarda içimde hissedebiliyorum. İşte olayımın en güzel yanı bu. Sen ne kadar anlayabilirsin bilemiyorum. Ama benim gibi her şeyden ve herkesten uzak bir hayatın olmasaydı bunun ne demek olduğunu anlardın. Seni anlıya biliyorum sevdiklerin ve sana destek veren herkesin yanında ağlamak bile senin doğal. Benim için lüks olan her şey sana doğal geliyor.
       Şimdi yatıyorsundur. Bir sigara yakmış yatağının ucunda yaşadıklarını ve benim sana söylediklerimi ve hatta yaşadıklarının bir hata olduğunu düşünüyorsundur. Kanayan yarayım senin için biliyorum. Bir hata. Bir yanlış. Oysa sadece sevmiştim seni. Hala aklımın bir ucundan çıkmıyorsun. Son kez çıkmayan olacaksın. Seni asla unutmayacağım. Yerlerde sürünüp yok olsam, evlenip çocuk sahibi olsan ve adım bir yana, dünyada olduğumu unutsan ben yine bıraktığın yerde olacağım.
       Parktaki çocuklara bakıp seni yaşayacağım. Söküp atmam gerek içimden seni. Hayatımın kalanını sensiz yaşamayı öğrenmeliyim. Ve öyle ki hiç sızlamamalı içim seni gördüğümde. Sen utanmalı, sen başını eğmelisin. Yaptıklarından utanmalı, iliklerine kadar üşümelisin yazın kavurucu sıcaklığında...
       Ama olmaz bunu sana yakıştıramam. Sen bunları yaşamamalı, görmemelisin. Korkma yavrucuğum ben gizli bir köşeden seyreder sonra usulca kaybolurum. Sen hiç görmezsin beni. Belki bir gün ortak bir tanıdığımızdan haberlerimi alırsın. Olur da hakkımda kötü bir şeyler duyarsan ne olur kulak asma yalandır mutlak. Senin üzülmen için söylenmiştir.
       İçim yanıyor kimseye anlatamıyorum. Hoş sen bile anlayamadıktan sonra kim anlasın. Bana güldüklerini biliyorum bunu iliklerime kadar biliyorum. Varsın olsun, gülsünler, ben biliyorum içimdekileri. Yorgun bedenimi yıldızlara taşıyacaklar bu benim en mutlu günüm olacak. Sevdiklerimi oradan görebileceğim. Bir kahve telvesi, bir sigara dumanı kadar yakın olacağım sana. Sana ve sevdiğim tüm insanlara.
       Son bir sevgi son bir mutluluk yakaladım seninle, belki de çok kısaydı kimileri için. Nereden bilsinler benim için bir ömre bedel olduğunu. Ben gözlerimde yaşadım bu aşkı ve yine gözlerimde bıraktım umutlarımı. Bunları bir gün okuyacak mısın? Okurken ağlayacak mısın bilemiyorum. Ama beni anlayabilmen için çok zaman geçmesi gerekiyor belki yüzyıllar. Yalnızları oynuyorum sen bile farkında olmadan. İşte ben buyum, kimsenin istemediği, kimsenin anlamadığı. Anlamak istemediği. Uykuların en tatlısı senin için olsun canımın içi...
Sensizlik Çıldırtacak Beni
Sensizlik çıldırtacak beni, diye düşünürdüm eskiden, yanılmamışım. Sensizlige dalınca herşey birer birer ortaya çıkmaya başladı. Ruhum sıkılmaya başladı. İçim daralmaya, düşüncelerimse zayıflamaya... Anladım ki sevgiden başka birşey değil yaşadıklarım. Aşk ateşi yanıyordu sinemde ve korları yüreğimin dört bir yanını kaplamıştı

Ne yazık ki dumanı yoktu bu ateşin, benzemiyordu diğer ateşlere. Ateşsiz yerde duman olmaz diyorlar, peki böylesi mümkün mü? Ateş var ama duman yok ortada. Zaten anlasaydım neye kapıldığımı, bir çare bulurdum derdime. Ama ne fayda, sen uzaklarda, bense buradayım. Bilseydim anlatırdım sana aşkımı, o içimde yanan ateşin az da olsa yansıtırdım bir kısmını dışarı. Çünkü sığmıyor artık kalbime, sığmıyor artık yüreğime, sığmıyor artık hücrelerime. Çünkü bu senin aşkın, çünkü aşıyor senin aşkın beni ah, bir bilseydin ne kadar zor geliyor bu ayrılık bana. Artık ağlayamıyorum bile. Hayır, çünkü göz yaşlarım kurudu. Güya Aral gölü. Halbuki daha geçenlerde ağladım halimi düşünerek. Demek ki artık içimdeki yanan ateşi göz yaşımla bile az da olsa yatıştıramam. Demek ki bu ateş yiyip bitirecek beni yavaş yavaş. Etrafına bir göz gezdir şöyle. Bu adamlar seviyor mu dersin, yanıyor mu benim kadar, en iyi bildiğin kişi. Zannetmiyorum. O benim, herkesden daha dertli. O benim, herkesden daha mutlu. O benim, herkesden daha ... Çünkü ben senin sevgine sahibim. Çünkü ben seni sevebilme duygusuna tutkunum. Çünkü sığmıyor artık kalbime, sığmıyor yüreğime, sığmıyor hücrelerime, çünkü bu senin aşkın, çünkü aşıyor beni, taşıyor beni bilinmez ufuklara o aşkı VE BEN SENİ SEVİYORUM! SEVİYORUM! SEVİYORUM!
Bir Gülün Hikayesi
Onlarla yıllar önce tanıştım. Bir bar veya diskotek yada gece kulübü, yani yemekten sonra dans edip, eğlenmeye, müzik dinlemeye gidilebilen bir yerde. Ben masalardan birinde, tek başıma vazonun içinde duruyordum. Canım sıkılıyordu aslında. Özel olarak bu iş için, evleri, barları, restoranları ve işyerlerini süslemek, insanlar tarafından sevdiklerine hediye edilmek üzere yetiştiriliyordum. Benim kaderimde de buraya satılmada vardı, sevdiklerimden ayrılmış, bu vazoya yerleştirilmiştim. Can sıkıntısı içinde akibetimi bekliyordum daha ne kadar yasayacağımı bilmeden. Kimse benimle ilgilenmiyordu. O gelene kadar... Çok güzel bir kadındı.

Simsiyah saçları, düzgün vücudu, sade elbisesi ve benim kadar kırmizi dudakları kadar yıldız gibi parlıyordu. Kapıdan içeri girer girmez gözüm takıldı. Onun elinde, saçında veya yakasında olmak isteğiyle dolup taştım birden. Boş masama otursunlar diye dua ettim. Yanında birileri vardı, etrafa bakıyorlardı. Bende bakındım ve kalbim çarpmaya başladı, benden başka boş masa yoktu, demek ki bana geleceklerdi. Yanılmamıştım. Oturur oturmaz beni fark etti. Tanrım ne güzel bir kırmızı gül diyerek önce beni seyretti, sonra yapraklarıma yumuşak elleriyle dokundu, daha sonra burnuna götürdü beni. Ben onun dokunuşları ve kokusuyla ürperirken oda benim kokuma bayılmıştı. Eline alıp, uzunca bir süre tuttu beni. Arada bir kokladı, kokumu içine çekti. Erkeklerden ikisi benim güzelle ilgileniyordu. Aralarında gizli bir rekabet vardı. İkisi de arkadaştılar, daha doğrusu iş ilişkileri vardı ama güzel kadın yüzünden birbirlerinden nefret ediyorlardı. Bir ara adamlardan esmer olanı dansa kaldırdı kadını. Beni yerime bırakıp eşlik etti adama. Uzaktan izledim onları, konuşmalarını duymuyordum ama anladığım kadarıyla tam anlamıyla asılıyordu. Benimkide gülümsüyor, arada bir başını eğiyor, bir şeyler söylüyor, çoğu zamanda bakışlarını adamdan kaçırıyordu. Sıkıldığını anlamıştım. Tam oturmuşlardı ki, sarışın olani kaldırdı dansa. Onu da kırmadı. Aşağı yukarı ayni şeyler cereyan etti. Ama bu adam daha kibardı ve sanırım ondan daha cok hoşlanmıştı. Derken... Derken o çıkageldi. Hiç beklemediğim, ummadığım bir anda masaya geldi. Diğerlerinin arkadaşıymış kadınla ilk kez tanışıyorlardı. Küçük bir merasimden sonra kadının yanına oturdu. Ben yine onun ellerindeydim... Birden kadının kulağına eğilip, "kırmızının sana çok yakıştığını biliyor musun?" dedi. Sesi çok ateşliydi. Doğrusunu isterseniz, ben bile etkilenmiştim. Gözlerini kaldırıp ona gülümsediği an bakışlarının son derece çarpıcı olduğunu gördüm. Benim ki daha etkilenmişti. İkimizde dikkatlice incelemeye başladık adamı. Kendini beğenmis bir havasi vardı. Yakışıklıydı Allah için, Şık ve iyi giyimli, ağzı laf yapan biriydi. Sık sık kulağına bir şeyler söylüyor, oda çapkına gülümsüyordu. Meğer oda benim gibi kapıdan içeri girdiği andan itibaren güzel kadını izlemiş. Birkaç dakika sonra iş isten geçmişti. Tahmin ettiğim şey gerçekleşti. Yukarılarda dolaşan Eros, ikisini görür görmez oklarını kalplerine sapladı. O andan itibaren yalnızca ikisi vardı orada. Birlikte dans ettiler, sarıldılar, konuştular... Bende mutluydum ama birazdan onların gideceğini düşünmek acı veriyordu. Daha goncaydım, en azından bir haftalık ömrüm vardı, ama bundan sonraki günlerimi burada, bu karanlık yerde geçirmek istemiyordum. Beni alırmıydı giderken? Yanında götürürmüydü? Ben bu duygularla doluyken kalkmakta olduklarını fark ettim. Tanrım gidiyordu! Gidiyorlardı. Adam geldikten sonra benimle hiç ilgilenmemişti. Beni unutmuştu. Ayağa kalktı, çantasını aldı, ceketini omuzlarına attı ve yavaş yavaş uzaklaştı masadan. Beni bırakarak... Kahrolmuştum. Bütün ümitlerim sona ermişti. Ona son bir kez veda etmek üzereyken, genc adamın masaya döndüğünü gördüm. Bir şey unutmuştu herhalde. Geldi bana uzandı. Yoksa... Beni aldı, önce kokladı, kokumu onun yaptığı gibi içine çekti ve onun yanına gitti... Gözlerinin içine bakarak "bütün bir gece çok hoş bir ikiliydiniz, onu yalnız mı bırakacaksın" diyerek beni uzattı. Daha önce biraz kıskanmıştım, ama o anda çok sevdim bu adamı. Sarılıp öpmek geldi içimden. O gece ve sonrası onlarla birlikte aşkı, mutluluğu, tutkuyu, ihtirasi yasadım. Çok büyük bir aşka tanık oldum. Ama korkuyordum. Hislerim bu aşkın uzun sürmeyeceğini söylüyordu. Evet çok seviyorlardı birbirlerini ama başka dünyaların insanıydılar... Her şeyleri farklıydı. Bu ilişki onları tüketecekti... Beni bir hafta boyunca vazoda baktı. Her gün suyumu değiştirdi, uzun yaşamam için vitaminlerle besledi beni. Her sabah yataktan kalkınca okşadı, sevdi, kokladı. Her akşam eve geldiğinde benimle ilgilendi. Yapraklarımın dökülmekte oldugunu fark edince kurumamamı, yapraklarımın dökülmemesini sagladı. ömrümü uzattı. Aradan yıllar geçmesine rağmen hala yaşıyordum. Hala onunla beraberim. Onun yatağının başucundayım. Ben onunlayım ama buluşmamızı sağlayan bizimle değil artık. Korktuğum başıma geldi. Bir yıl sürdü ilişkileri. Aşk dolu geceler yerini kavgalara bırakti. Hic istememe ragmen birbirlerini kirmalarina sahit oldum. Onunla birlikte bende ağladım. Her kavga, daha tutkulu bir barışmayla sonuçlanıyordu. Ama sonra bir gün gitti ve bir daha hiç aramadı... Ama o günden sonra her gün bir arkadaşım geldi evimize. Her gün kırmızı bir gül getirdi çiçekciler. Kimden geldiğine dair hiçbir not olmadı güllerin üzerinde. Ama oda bende kimin gönderdiğini biliyorduk. Aradan yıllar geçti, başkaları geldi gitti eve. Ama o hiç gelmedi. Gülü hep geldi. O da güllerin hiçbirini atmaya kıyamadı. Hepsini yaprakları dökülmeye basladıktan sonra kuruttu, yaprakları ufaladı, banyoda, odalarda sakladı. Saklamaya devam ediyor... Bu güzel kokulu evde ben öldüm bir gün ve... benimle birlikte o güzel kadın da öldü. Ama ev hala onun kokusuyla doluydu...
 
Dört Duvar İki Gün Ve Sen...

Sabah seni yine rüyamda görmüş olmanın sevinciyle uyandım.Rüyamın etkisiyle evin içinde dolaştım bir süre; ne yapacağını bilmeyen bir serçe misali. Her zamanki gibi detayları hatırlamak için uğraştım saatlerce. Ne olmuştu o asır gibi gelen ama bilimsel açıklamasında 5-6 saniye olduğu söylenen rüyada. Bir bulmacanın bir yap bozun parçalarını birleştirircesine ayrıntıları inceledim. Ortaya yine bin bir çeşit anlama gelecek şeyler çıkmıştı. Korku, endişe, sevinç, mutluluk tam bir kozmopolitik yapı ama ayrıntılardan ziyade senin o rüyada olman yetiyordu bana.
Kendime ancak yüzüme çarpan soğuk su ile geldim. Akabininde evde hayalet gibi dolaşıyordum. Aynada kendimi seyrettim uzun uzun. Ayna bir oyun mu oynuyordu bana yoksa aynadaki akis gerçekten ben miydim? Bir hortlağa benzemiş çökmüş yüz benim miydi?
İki gündür evden hiç çıkmadığımı hatırladım. Stajım vardı, işlerim vardı ben ise evdeydim. İki gün kocaman iki günü düşünerek geçirdim özellikle seni ve bizi. Dört duvar arasında , iki gün, dört duvar sen ve ben...
Yavaş yavaş hatırladım o iki günü. Birkaç kere kapı çalmıştı ama açmamıştım oysa annemler elektrikçi, sucu, doğalgazcı bilumum fatura sayarın geleceğini onlara kapıyı açmam gerektiğini gittiklerinin son dakikasına kadar tekrarlamıştı. O kadar ısrar etmişlerdi ki “ sende gel herkes çok özlemiş seni görmek istiyor ” benim ise ağzımdan çıkan üç kelime. Stajım var gelemem... ama şimdi evdeydim hem de iki gündür. Sahi ev telefonunun neden hiç sesi soluğu çıkmamıştı , ya biran olsun hiç susmayan, her çalışında beni yerimden fırlatan cep telefonuna ne olmuştu? Aslında belki yüzlerce kez çalmıştı ama beklediğim melodi bir türlü çalmıyordu. Herkes aradı; senelerdir beni aramayan teyze çocukları bile aradı “niye gelmedin” diye bir sen aramadın...
Belki de ilk kez soğuk Kenya gecelerini özlediğimi fark ettim. O ismi her anıldığında içimde bin bir nefret uyanan Kenya’yı özlemiştim, o iki sene boyunca daha önce hiç yaşamadığım acıları, ihanetleri, nefreti bana yaşatan Kenya’yı özlemiştim. O soğuk şehirler arası yolculuğu özlemiştim, ucunda annem babam kokanı değil ismini bile hep farklı telaffuz ettiğim Konya’ya olanını.
Neydi bu kadar nefretin sebebi., bir şehirden neden nefret edilirdi ve neden sonradan nefret edilen bu şehre özlem doğardı: üniversiteye girmek iki seneyi almıştı. Bin bir çeşit planlar yaparak en sonun da herkesin kaçtığı o kadim şehre ben gitmiştim kararlıydım kaçmayacaktım. O şehrin sokaklarında bir toz bulutuydu yaşamak. Namus metre ile alınır fazilet kilo ile satılırdı. Sabahları yalan girerdi pencerelerden güneşten önce. Dev arenalara benzeyen sokakları kan ve zulum kokardı. Gece olunca duvarlar utanırdı duvarlığından, eller ve ayaklar bütün gece öğrenci evlerinde yıkanmayı bekleyen kirli bulaşıklar gibi beklerdi sabahı. Bir semtinde amonyak içki kokuları diğer bir semtinde parfüm kokuları karışırdı havaya. Daha ilk aylardan başladı nefret ve ihanet. İlklerin değeri çoktur; ilk korku, ilk yürüyüş, ilk ağlayış, ilk isyan, ilk nefret, ilk öç alma isteği, ilk ihanet ve daha sayamadığım bir sürü ilki yaşattı o şehir bana. Sadece kin , nefret değil sevgiyi de, tecrübeleri de, mutluluğu da yaşattı ama sanki zamanla yapılan her zamanki pazarlıkla almak istiyordu görünmez bir güç elimden her şeyi.
İlk Kenya da kapanmıştım eve. Haftalarca bir hayalet misali dört duvar, dört gün, dört ay, dört asır ve ben. Sonra alınan reformlar yeni kurallar yeni bir ben ve yeni bir yaşam. Bunların hemen akabininde karşımdaki sen. Her şeye baştan başlamak seninle. Belki de benzer yazgılara sahip iki kişinin buluştuğu bir kavşakta buluştuk. Kadere pek inanmam bilirsin ama belki de uzun zamandır yürekten demediğim bir söz “ belki de kader buluşturdu bizi”.
Üç ay; Mayısı Nisana bağlayan bir gecede beraberdik Haziranı Temmuza bağlayan bir gecede ayrı düşüyorduk. Bu yeni kurduğum yaşamdaki ilklerden biriydi; ilk ayrılış. İşte o gün yüreğime bir sancı saplandı, ilklerin önemi. Kafamda bin bir çeşit endişeyle yolladım seni Kenya’nın o soğuk ve şehirler arası terminalinden senin sıcak şehrine. Çok değil bir saat sonra bende yolcuydum ama daha o zaman bir acı belirdi içimde; sensiz geçen bir saat. Senle başladığım yeni bir yaşam bu yaşamda seni en tepeye oturtmam ve bunu yürekten yapıp sana da göstermem. Belki de sana kısa gelen üç aylık zaman sonunda bile bana acı çektiren sensiz bir saat. İlk mola yerinde senden gelen o sıcak ses; benden bir saat önce burada oluşun.
Şehre duyduğum özlem sendendi , nefret ise hala içimde gizli...
Yangının deliren avuçlarında mavi bir sıçrayıştı ayrılık, bağırmak ne ki sahibini arıyordu yürek. Kurmalı bir saati andıran hayatın ilerleyen tik taklarında geliyordum kendime. Beklediğim istediğim çok fazla şeyler miydi? Yapılması imkansız mıydı? Oysa senle yapılan saatlercelik sohbetlerde edilen cümleler hep ortaktı, istekler beklentiler hep aynıydı, korkular benzerdi. Peki ama neden pratiği farklıydı. Sevgi fedakarlıktı, ilgiydi ve bunları yaşama uygulamaktı. Başka bir şimdi yoktu. Saatler 12:48’i takvimde 3 ağustosu gösteriyordu.
Zaman ne çabuk akıyordu randevusuna geç kalmış misali. Ne kadar dolu yaşamıştık beraber geçen günleri ve senin hit sözcüğün “anlatsam sana anlatamadıklarımı dökebilsem içimi ” peki ne zaman anlatacaktın, beklenen neydi. Neden kendi kendimizle yaptığımız savaşı hep başkaları kazanıyordu? Neden..? Bunların hepsini şu iki güne sığdırmak zordu Beraber geçen zamanın ayrıntılarını iki güne sığdırmak zordu....
Ayrılık saatiyle içimdeki fırtınanın büyümesi çok kısa bir zaman almıştı bu iki günde hep yaptığım dindirmeye çalışmak oldu bu hırçın fırtınayı...
Bütün bunları düşünürken kendimi dışarıda buldum hayret iki günün sonunda dışarıdaydım. Artık bedenimin kontrolünü kaybetmiş olmalıydım, kim dayana bilirdi ki bu iki günlük ev hapsine. Bazen iç güdülerimin bedenimi yönetmeye başladığını hissetim. Keşke hep iç güdülerimi dinleye bilsem, mantığı bir kenara bırakıp keşke hep duygularımın peşinden gidebilsem , o keskin bıçağın üzerinde koşabilsem özgürce, o sırat köprüsüne benzer uçurum kenarında oynaya bilsem delice, bağırabilsem seni bir çocuk neşesiyle. Peki ama nerdesin?...
İyi geliyor açık hava. Canlandığını hissediyorum hücrelerimin. Güneş şimdilerde ısıtmıyor eskisi kadar. Heykeldeyim Bursa’nın merkezinde. İnsanlar bir telaştır gidiyor, herkes kaptırmış kendini bir şeylere. Vitrinlerin yalancı çekiciliğine bırakıyorum kendimi. Birden sen düşüyorsun aklıma yarın 4 ağustos yani doğum günün, burada olsaydın vitrindeki şu güzel saati alırdım sana. Nerdeyse doğum gününü unutacak kadar seni düşünmüştüm iki gün boyunca. Ne garip değil mi?
Hava kararmaya başlıyor yavaş yavaş. Eve dönme vakti yaklaştı gecenin karanlığından kaçma vakti geliyor sensiz geçen her saniye ile birlikte.
Eve gitmeden önce bir kitap evine giriyorum çok değil kısa bir süre sonra elimde bir kitapla dışarıda buluyorum kendimi. Benim için zaten hep anlamadığım bir ayin olmuştur kitap almak. Bu geceyi de kitap okuyarak devireceğim, tıpkı bir önceki gibi daha önceki gece gibi. Kendimi kötü hissettiğim her zaman olduğu gibi evime gidip kitaplarıma sığınacağım.
Eve doğru yürüyorum ağır adımlarla, insan selinin içinde. Birden yanımda olman duygusu çöküyor içime. Son zamanlarda bu o kadar çok oluyor ki. Kafamda sen ile eve yollanıyorum. Ben bunlarla uğraşırken galiba o benden habersiz , bak aramadı hiç, sormadı. Peki yürekte hissediyor ama neden uygulamıyor? Düşündükçe sinirlenerek kendime eve varıyorum. Ev tam takır ıpıssız. Duvarlar sanki üstüme üstüme geliyor. Kendime gelmek için bir kahve yapıyorum. Tam kahvemi almış yeni aldığım kitabımı okumaya başlamışken kapı çalınıyor. Önce açmayı düşünmüyorum tıpkı diğer sefer çalınanlar gibi ama kapının arkasındaki, her kimse karar vermiş içeri girmeye. Öyle ısrarlı çalıyor ki dayanamıyorum kalkıp yerimden istemeye istemeye kapıya yöneliyorum. Arkadaşlar merak etmişler kaç gündür haber almayınca . onlarda artık biliyor bu sahneyi elimde kahvem kitap dört duvar ve ben. Bilmedikleri ise kafamdaki düşünce sen.
Hazırlan hadi çıkıyoruz diyorlar. Kabul ediyorum çaresizce itiraz edecek hali bulamıyorum kendimde. Tamam diyorum ama önce yapmam gereken bir şey var
Telefona sarılıyorum seni arıyorum ve uzaktan soğuk bir ses geliyor
Efendim....
 
Yazar : Uğur Sert
Kan Rengi Kırmızı Güller
     Kan rengi, kırmızı güllere bayılırdı. Zaten onlarla adaştı da. Rose, Gül...
Kocasının sevgili Rose'u.
Her yıl Sevgililer Günü'nü kapının önünde bulunduğu enfes fiyonklarla süslü kucak dolusu kıkrmızı güllerle kutlardı. Hiç aksatmadan.
Hatta eşini kaybettiği yıl dahi kapısı çalınmış, gülleri kucağına bırakılmıştı. Tıpkı geçmişte olduğu gibi, küçük bir kartla birlikte. Her yıl güllere iliştirdiği karta aynı cümleleri yazardı:

"Seni geçen sene bugünkünden daha çok seviyorum..."

Birden bunların son gülleri olduğunu düşündü. Önceden ısmarlamış olmalyıdı. Öleceğini nasıl bilebilirdi? Zaten her şeyi önceden planlamayı ve yapmayı severdi. Yumurta kapıya gelmeden. Gülleri özenle içeri taşıdı. Saplarını kesti, vazoya yerleştirdi. Vazoyu da konsolun üzerine, eşinin kendisine gülümseyen fotoğrafının yanına koydu. Orada kocasının koltuğunda oturup saatlerce gülleri seyretti.
Sessizce...
Bitmek bilmeyen bir yıl geçti. Yapayalnız ve hüzün dolu bir yıl.
Sonra bir sabah kapı çalındı. Tıpkı eski günlerde olduğu gibi. Kırmızı gülleri, üzerinde küçük kartıyla birlikte eşikteydi. Sevgililer Günü'nü kutluyordu. Gülleri içeri aldı. Şaşkınlık içinde doğru telefona gitti. Çiçekçi dükkanını aradı. Onu bu kadar üzmeye kimin hakkı vardı?

"Biliyorum" dedi çiçekçi. "Eşinizi geçen yıl kaybettiniz. Telefon edeceğinizi de biliyordum. Bugün size yolladığım gülleri çok önceden ısmarlamış, parasını da ödemişti. Hep öyle yapardı zaten. Hiç şansa bırakmazdı. Dosyamda talimat var. Bu çiçekleri size her yıl yollayacağım. Bir de özel kart vardı, kendi el yazısıyla. Bilmeniz gerekir diye düşünüyorum. Ölümünden sonra çiçeklere iliştirmemi istediği kart."

Rose hıçkırıklar arasında teşekkür ederek telefonu kapadı. Parmakları titreyerek zarfı açtı.

"Merhaba sevgilim" diye başlıyordu kart.
"Bir yıldır ayrıyız. Umarım senin için zor olmamıştır. Yalnızlığını ve acılarını hissedebiliyorum. Giden sen, kalan ben olsaydım neler çekerdim kim bilir? Sevgi paylaşıldığında yaşamın tadına doyum olmuyor. Seni kelimelerle anlatılamayacak kadar çok sevdim. Harika bir eştin. Dostum, sevgilim benim. Sadece bir yıldır ayrıyız. Kendini bırakma. Ağlarken bile mutlu olmanı istiyorum. Onun için bundan sonraki yıllarda güller hep kapımızda olacak. Onları kucağına aldığında paylaştığımız mutluluğu ve sevgimizi düşün. Seni hep sevdim. Her zaman da seveceğim. Ama sen yaşamalısın. Devam etmelisin. Lütfen... Mutluluğu yeniden yakalamaya çalış. Kolay değil, biliyorum ama bir yolunu bulacağına eminim. Güller, senin kapıyı açmadığın güne dek gelmeye devam edecek. O gün çiçekçi beş ayrı zamanda gelip kapıyı çalacak, eve dönüp dönmediğini kontrol edecek. Beşinciden sonra emin olarak gülleri ona verdiğim yeni adrese getirip, seninle yeniden ve ebediyen kavuştuğumuz yere bırakacak..."
 
Yazar : Bilinmiyor
 
HİKAYE

Hiçbir ölümlü Yüzümdeki perdeyi kaldıramadı"
Bir Mısır tanrısına ait olan bu söz O'nu çok güzel tanımlıyordu. Ne
eksik ne fazla ...
İyi sayılabilecek bir şairdi. İçinde yaşadığı toplumla paylaştığı değerler yok denecek kadar azdı. Dış görünüşü iç dünyasındaki aykırılığı
fark ettirmeyecek kadar doğaldı. İçten bir tepkisi vardı yaşanan değerlere
karşı. Ama o,bu aykırılığını anlamsız ve tepkisel davranışlarla göstermezdi.
"İnsan konuşmayı öğrenince susuyor" derdi. Bu yüzden günlerce
konuşmayabilirdi. Ama konuştuğu zaman da karşısındaki insanın değer
yargılarını alt-üst ederdi,hiç çekinmeden.
İnsanlarla hiçbir şeyi paylaşmamaya, onlardan hiçbir şey almamaya
yeminliydi. İnsanların onu sevmesi de nefret etmesi de birdi onun
için. Paylaşmak ona göre büyük bir zulümdü zaten. İnsanlar kendilerine ait
olmayan bir şeyi sahipleniyor,sonra da güya insanları sevdikleri için
paylaşıyorlardı. Halbuki paylaştıkları şey hiç de onların değildi. O,bu ilişkiyi eve giren bir hırsızın evi,ev sahibiyle paylaşma lütfuna benzetiyordu.
Bu aykırı düşüncelerinden dolayı yirmi yaşında terk ettiği ailesini
hiç aramamıştı on beş yıldır. Annesine bıraktığı not çok kısaydı: Asiyim, hepsi bu kadar.
Evlenmeyi bir an bile aklından geçirmemişti. Ona göre evlilik sahiplenme duygusunun bir insanla tatmin edilişiydi.
O hiçbir şeye sahip olmadığı gibi hiçbir şeyin de onu sahiplenmesini istemiyordu.
Peki,bunca yıldır neyi arıyordu?Gerçeği,yalnızca gerçeği. Yıllar önce okuduğu bir kitapta şu yazılıydı: "Gerçek aramakla bulunmaz ama her arayana verilir.
Her şeye rağmen onu ümitlendirmişti bu söz. Zaten hayatın çok
sırrını anlamıştı bu çileli yıllar boyunca. Sevgi varoluşun biricik
sırrıydı. O günde sonra bir başka bakıyordu hayata. O günün anısına şu sözleri yazmıştı




Günlüğüne: "Karanlıklar senin göz kapaklarının çektiği perdedir aydınlığın üzerine. Aydınlıksa gözbebeklerinin ışıltısıdır,perdelerden kolayca geçen."
Atom sevgiyle duruyordu ona göre. Atoma nefreti sokup atom bombası yapmamışlar mıydı zaten?Bu yüzden en nefret ettiği şey nefretti. Kendisini sevginin mayasından yaratılmış hissediyordu. Yaprağın yere düşmesi toprağa olan sevgisindendi. Filizlerin boy vermesi göğe olan özlemlerindendi. O küçük tohum,tabiatın gök ve yer denilen iki koluna sarılıyordu böylece...
Bir yandan köklerini toprağın derinliklerine salıyor,bir yandan da
göğe yükseliyordu tohum.
Ya yazmak...Yasmak da sevgiydi. Mürekkebin gerçeğe duyduğu sevdaydı onu yazmaya iten şey. Kalem kutsaldı onun için. Bu yüzden hiç kimse bunalmış ruhunu kağıda dökmek için kullanmamalıydı kalemini.
Kalemi ilk kullanan da Tanrı değil miydi?
Tanrı ilk aşıktı. İnsanları sevgisinden yaratmıştı. Her şeyi sevgi üzerine kurmuştu ama hiç kimse anlamamıştı O'nu. Bu yüzden "Aşkı anlaşılmayan ilk aşık Tanrıdır." derdi. İnsanlar doğar doğmaz göbek bağlarını kopardıkları gibi gerçekle olan bağlarını da koparıyorlardı sanki.
O, bu ümitsiz durumdan şu sözlerle sıyrılıyordu: "Güzellerin güzel
yüzünde güzelliği yaratan,elbette o güzelliğe aşık olanları da yaratır."
***


Genç kız nihayet uyanmıştı. Tüm gece boyunca uyumuştu. Gözlerini
ovuşturdu. Elbiselerini düzeltti. Şaşkındı.
--Nerdeyim ben?Siz kimsiniz?
--Demek dün gece neler olduğunu hatırlamıyorsun?
--Çok içtiğimi hatırlıyorum o kadar.
--Evet,kapıyı sana açtığımda çok sarhoştun gerçekten. Kapıyı açar açmaz bana
ilk söylediğin söz şuydu: "Ben Tanrının hediyesiyim"
Genç kız bu söz karşısında utancını gizleyemiyordu. Bir şeyler
söylemek istiyor ama nereden başlayacağını da bilemiyordu. Şaşkınlığını biraz olsun gizlemek için:
--Peki ya sonra ?Dedi.
--İşin doğrusu ben Tanrıdan böyle bir hediye beklemiyordum. Şaşırdım bir
an. Gerçeği arayan birisine senin gibi bir serabın gösterilmesi doğal gelmedi bana. Ben bunları düşünürken sen de şu an yattığın yerde sızıp kaldın zaten.
--Dün geceden beri yerde mi yatıyordum?Diye sordu şaşkınlıkla.
--Evet,düşüp sızdığın yerden kaldırmadım. Biliyorsun seraba dokunulmaz. Bütün gece Tanrının seni almasını bekledim. Ama,görüyorsun ki hala gelmedi. Sahi söyler misin sen hangi Tanrının hediyesisin böyle? Ferda sitem dolu bir utangaçlıkla:
--Lütfen benimle alay etmeyin. dedi.
--Alay etmiyorum .Sadece seni anlamaya çalışıyorum. İstersen önce sana bir kahve yapayım da kendine gel.
Kemal kahveleri getirdiğinde Ferda biraz olsun kendine gelmişti. Üzerindeki yabancılığı atmaya doğal olmaya çalışıyordu.
--Benim adım Ferda iki sokak ileride sitelerde oturuyorum. Dün gece için özür dilerim. Arkadaşlarla yaşadığım bir çılgınlıktı o kadar. Çok utanıyorum.
--Ben de Kemal. Bu evde tek başıma yaşıyorum.(Bir an duraksadı Kemal) Senin hakkında ne düşündüğümü merak ediyorsun değil mi?
--Biraz öyle...
--Hiç...Hiçbir şey düşünmedim.
--Neden?
--Özel olarak hiçbir insan üzerinde düşünmem pek.
--Gecenin yarısında kapını çalıp,evinde yatan bir kız hakkında bile mi?
--Evet.
--Çok garip bir insansın.
--Söylesene maskeli bir baloda insanların gerçek yüzlerini tanımak müm
kün müdür sence? --Tabii ki değil.
--İşte şu yoplumda gördüğün birçok insan ve sen... Hepiniz maskelerinizle yaşıyorsunuz. Şu toplum maskeli bir balodan farksızdır bence. Hem de zamana, kişilere ve olaylara göre her an değişen maskelerin kullanıldığı bir balo... Bu yüzden pek anlamlı gelmiyor bana insanlar üzerinde düşünmek.
--Kendini soyutluyorsun insanlardan.
--Öyle de denilebilir. Zaten toplum ferdin en büyük düşmanıdır bence. Bu yüzden insanlardan hiçbir şey almamayı yeğliyorum. Buna rağmen her şeyimi vermeye de hazırım onlara.
--İnsanların sevgisini de ret eder misin örneğin?
--En başta onu. Bu günün sahte sevgileri bir insanın kalbini yaralamak için seçilen en tehlikeli yoldur.
--Ama insan hiç sevilmeden yaşayamaz ki...
--Bunda yanılıyorsun. İnsan sanıldığının aksine sevilerek değil severek yaşar. İnsan sevilmek ihtiyacında olan zayıf bir varlık değildir. Kısacası sorun sadece sevilmek değil sevmektir.
--Sevdiğin halde sevilmiyorsan?
--Sevilmek senin sorunun değil onun sorunu. Bence sevmek bir insanı kendi içinde hissetmendir. Sevilmek ise kendini bir insanın içinde hissetmen. Anlayabiliyor musun? Sevmek seni zenginleştirir, sevilmek değil. Bunu, evreni kapsayacak şekilde de düşünebilirsin.
--Nasıl yani?
--Evrensel anlamda sevmek kainatı kendinde seyretmek, sevilmek ise kendini kainatta seyretmektir.
Ferda'nın kafası karışmıştı. Hiç bu kadar derinlemesine düşünmemişti sevgi üzerine. Bunu fark eden Kemal:
--Bunları bir anda anlamak sana güç gelebilir. Ama biraz düşünürsen umarım anlayabilirsin. Şunu unutma ki insanlık bu gün ikinci taş devrini yaşıyor. Birinci taş devrinde insanlar yumuşacıktı. Sevgi
sayesinde her şey yumuşacıktı. Sadece evleri ve aletleri taştandı. Şimdi ise her şeyimiz yumuşacık, yüreklerimiz taş gibi. Hatta taştan da katı. Çünkü öyle taşlar vardır, üzerlerinde otlar yetişir ve öyleleri de vardır ki...
Kemal'in gözleri nemlendi bunları söylerken. Yılların acılarını, ihanetlerini, burukluklarını kelimelere döküyordu aslında. Ağlamaklı bir hale dönüşüyordu sesi kesik kesik...
Uzun bir sessizlik oldu. Bütün bir hayat şeridi geçti Ferda'nın gözleri önünden. Eğer Kemal'in anlattıkları doğruysa sevgi hiç olmamıştı hayatında.
On sekiz yaşında olmasına rağmen sayısını kendisinin bile unuttuğu kadar çok sevgilisi olmuştu. Ama hiçbir zaman sevgiyi bu kadar yoğun hissetmemiş ve yaşamamıştı.
Bir an gözleri duvarda çerçevede olan mısralara takıldı
Donuk sevgiler çağındayız
Sıcak sevgiler cehennemde yanıyor
Sevgi...
Yaşanmayacak kadar güzel,
Fark edilmeyecek kadar sade
Duyulmayacak kadar doğaldır
Kemal duvarda ağlayan bir çocuk portresi gösterdi Ferda'ya
--Biliyor musun bir çocuğa verilecek en değerli besin şefkattir ve de cesaret. Bunlar öyle hassas bir dengeye sahiptir ki, denge bozuldu mu işte şu insanları görürsün karşında... Şefkat ve cesaret kurbanları... Kimileri aşırı şefkatin yanında cesaretsiz büyütülürler. Bu insanlar küçücük bir dünya kurmak isterler kendilerine. Güçsüzdür bu insanlar, kolayca kırılırlar. Dünya çok acımasızdır böylelerine göre... Kendilerini sevecek birilerini ararlar hep. O kadar yoğunlaşırlar ki bazen şiddetli bir arzuyla birilerine doğru akmak isterler. Cesurca sevemezler. Cesareti öğrenememiştir bu insanlar. Öte yandan da cesur insanlar... Dünyayı bile devirebilirler. Ama basit bir sevgi oyunuyla kolayca yıkılıverirler. Dünyayı titretecek cesareti tanıyan bu insanlar kalplerine dokunacak bir parmakla diz üstü çöküverirler yere. Ve şu sözleri duyar gibi olursun onlardan:
Dağ düştü üstümüze
Yıkılmadık ama
İnsan değdi tenimize
Acısı yaktı bizi...
Cesaret onları o kadar sertleştirmiştir ki sevdikleri insanı kolları ile kalpleri arasında neredeyse öldürür.
Kemal sustu birden Ferda bir şeylerin olduğunu hissetmişti. Çözmek istiyordu Kemal'i
--Niye sustun?
--Bana ne şefkati öğrettiler ne de cesareti.
--Ama tüm bunları biliyorsun sen.
--Nasıl olduğunu merak ediyorsun değil mi,anlatayım.
Bir an durdu sonra:
--İnsanların nefretlerinden sevgiyi,ihanetlerinden sadakati, korkaklıklarından cesareti öğrendim.
--İnsanlar bu kadar acımasız mı? Gerçekten seven insanlar yok mu hiç?
--Bırak sevgilerin gülmeleri bile doğal değil onların. Seni senin için değil
kendileri için severler. O kadar iyi o kadar güzel ve o kadar haince severler ki,hayran olmamak elde değil biliyor musun?Sevgi ve ihaneti o kadar
sanatsal bir uyarlamayla sahneye koyarlar ki,son sahnede öleceğini bile bile seyredersin oyunu .Mükemmel bir katildir onlar. Seve seve öldürürler seni. Dudaklarından sevgi sözcükleri yükselir. Yapacağın tek şey gözlerini kapatıp sevgi atmosferi içinde sevgi sözcüklerinin sağanak yağmuru altında ölümünü beklemedir. Anlıyor musun?
--Sen sevilmekten korkuyorsun.
--Belki...
--Neden?
--Neden mi?Ben her insanı kalbime misafir edebilirim,sevebilirim yani.
Kalbimden eminim çünkü. Sevdiğim insanı rahatsız edebilecek hiçbir şey yok kalbimde. Ama kimsenin kalbine girmek istemem. Çünkü bilmiyorum nelerle karşılaşacağım. Bilmiyorum hangi tuzaklar bekliyor beni. Ve bilmiyorum o insan bu tuzaklardan haberdar mı?
--Fikirlerimi alt üst ettin. Her şey karıştı Sevmek sevilmek,nefret,sevgi.
Hatta şu ana kadar gerçekten yaşayıp yaşamadığımı düşünüyorum.
--Aslında sana anlattığım her şeyi kendinde bulabilirsin.
--Nasıl?
--Kendini tanıyarak...Yalnız kaldığın anlarda...
--Yalnızlıktan kaçmışımdır hep...
--Yalnızlıktan kaçmak kendinden kaçmaktır. Bir düşünsene doğarken de
yalnızsın,ölürken de. O halde yaşarken de yalnızlıktan kaçmak anlamsız değil mi ?
--Yalnızlıkta insan ne bulabilir ki sıkıntı ve boşluktan başka?
--Kendini gerçekten tanıyabilseydin uzaydaki derinlikten daha derin bir iç
uzayın olduğunu fark edebilirdin. Bizler ruhumuzu öldürüyor sonra başına
geçip ağıt yakıyoruz...Benliğindeki zenginliği fark etseydin dünyada ikinci
bir insan aramazdın biliyor musun?
--Anlamadım!
--Dünyada bir tek kişi vardır aslında o bir kişi içinde de beş milyar insan.
--Benliğim bu kadar kalabalık mı?
--Evet. Benliğin tüm varlığın merkezidir. Tüm acılar ve sevinçler yüreğinde
gizlidir senin. Ölenleri yüreğine gömdüğün gibi doğacak çocuğun kalbi de
senin içinde atar. Hem acıyı hem sevinci yaşarsın iç içe,yan yana...Hatta o
kadar acı çekersin ki acı,acı olmaktan çıkar...
--Sözlerin çok karışık.
--Belki haklısın bu konuda. Bazı insanlar başlı başına paradokstur.
Düşünceleri de öyle. İnsanlar paradokssal düşünmeye alışık değiller. Bu
yüzden anlaşılmıyoruz.
Zaman bir hayli ilerlemişti. Ferda izin istedi. Zihni o kadar dağılmıştı ki hiç bir şey söylemeden çıktı evden. Bütün gece boyunca Kemal in sözleriyle
uğraştı Ferda. Bazen onu anladığını düşünüyor,bazen saçmaladığına karar
veriyordu. Her şeye rağmen hayranlık duyuyordu ona. Ama,kimsenin
anlamayacağından emindi. Günler geçiyor,yüreğinde Kemal e ,karşı konulmaz bir sevgi taşıdığını hissediyordu Ferda. Her geçen gün biraz daha büyüyordu sevgisi.
Aylar geçmiş ama bir türlü ona gitmeye karar verememişti. Çekiniyordu. İnsanlardan bu kadar uzak biri onun gibi deli dolu bir kızı ciddiye alır mıydı?
"Hiç kimse sevgiyle dirilmeyecek kadar ölü değildir hiçbir zaman"
Evet,bu söz de onun değil miydi?Nihayet karar verdi Ferda. Gitmeli ve ona
sevdiğini söylemeliydi.
Ferda Kemal in evine gittiğinde büyük bir şaşkınlık geçirdi. Evde kimse yoktu,taşınmıştı...Evin bekçisi yaklaştı Ferda ya:
--Kızım adınızı öğrenebilir miyim?
--Adım Ferda. Kemal bey taşındı mı?
--Evet kızım,taşındı. Ve kimseye söylemedi nereye gittiğini,bana bile. Bir
mektup bıraktı sana gelirse verirsin,dedi.
Ferda mektubu aldı. Tereddütlü adımlarla evine
gitti. Yıkılmıştı. Derin bir boşluk hissetti yüreğinde. Birden ümitle doldu
yüreği. Belki de onu yanına çağırıyordu. Sabırsızlıkla mektubu açtı.
"Ey sevgili!
Seni sevip sevmediğimi söylemeyeceğim. Ama sevgiyi öğretebildim
sana sanırım(ne kadar öğretilebiliyorsa).Dilerim kalbine kalbimden verdiğim şey yüreğinde yeşerip meyve verir. Böylece ne sen bende kaybolacaksın, ne de ben sende. Sen beni kendinde,ben seni kendimde bulmuş olacağım. O zaman hiç ayrılmayacağız. Sakın sevgimle seni tuzağa düşürdüğümü sanma. Sevgi hayatın hem çekirdeği hem meyvesidir. Bir ağaç,meyvesiyle seni kendisine çekiyorsa bu bir aldatma sayılmaz. Unutma ki ağaç meyvesine çağırır, kendisine değil.
Ey sevgili!
Sen bir sığınak arıyorsun ama ben durulmaz bir fırtınayım. Sen kendinin sakini olmak istiyorsun ama ben evrenin sakini olmak istiyorum. Sen
olmayacak bir barışı arıyorsun,bense tüm kötülüklerle savaşmak istiyorum. Sen küçücük bir çocuksun ama ben küçükken çok büyüdüm. Sen dünyadan kopup yıldızlara sığınmak istiyorsun bense kendimi yeryüzüne karşı sorumlu
tutuyorum. Sen aydınlığa kaçmak istiyorsun ben karanlıkları aydınlatmak
istiyorum. Sen bir ağacın gölgesine sığınıp yaşamak istiyorsun bense ülkemi
arıyorum;yolları aydınlık,insanları huzurlu ve ümit dolu bir ülke. Sen bende
kaybolmak istiyorsun ama ben seni kaybetmek istemiyorum. Sen susuyorsun bense haykırıyorum.
Sakın unutma!
Kalbim paylaşılamayacak kadar senindir. Seninle bile.
(Ama bilmiyorum sen bu kadar bende misin?)


Lütfen kendini ara,beni arama....

 
Yazar : Cirkin_ORDEK
Gülkız
     
Genç adam, hergün işe giderken, yolunun üzerindeki, güllerle dolu bahçeye bakmadan geçemezdi. Her sabah o rengarenk güller, içini neşeyle, sevinçle dolduruyordu.
Günler geçtikçe güllere bakan gözleri, bahçedeki eve takılmaya başladı. Çünkü, son günlerde o evde, tül perdenin gerisinde bir genç kızın silüetini görüyordu. Her geçişinde güllere ve pencerede belli-belirsiz görünüp kaybolan genç kıza bakmadan edemiyordu.
Bir sabah her zamankinden daha erken yola çıktı. Bahçenin önüne geldiğinde yüreğinin titrediğini, içinin ürperdiğini hissetti; her gün tül perdenin arkasında gördüğü kız, bahçede gülleri suluyordu.
Güzel kız, genç adamı görünce yüzü kızararak içeri kaçtı. Adam, genç kızın hayali gözlerinden kaybolmasın diye gayret eder gibi, gözlerini bir güle dikerek öylece kalakaldı. Gördüğü güzelliğin etkisinde kalmış sevdalandığını düşünüyordu.
Genç adam, artık hergün bir öncesine göre biraz daha erken geçiyordu, kızı tekrar görürüm, umuduyla. Fakat tüllerin gerisinde görünüp kaçan bir silüetten başka şey göremiyor, kahroluyordu.
Genç kız da her sabah heyacanla tüller arkasına geçiyor, genç adamın gelmesini bekliyordu.
* * * *
Bir gün, genç adam bahçenin önünden geçmedi. Genç kız gün boyunca boşuna bekledi. Ertesi gün, daha ertesi gün yine boşuna bekledi, genç adam gelmedi. Genç kızın yüreğine hüzün doluyordu.
* * * *
Başka bir gün, yine umutsuz gözlerle yola bakarken, bir grup insanın omuzlarında tabutla geçtiklerini gördü genç kız. Aklından geçen korkunç düşünceden tüm vücudunun titrediğini hissetti, yüreği sıkıştı; yoksa genç adam ölmüş müydü !. .
Genç kız yine hergün tüllerin arkasına geçiyor, boş gözlerle dışarı bakıyordu. Yüzü de, artık bakmadığı, sulamadığı gülleri gibi soluyordu.
* * * *
Genç adam bir gün yine geçti bahçenin önünden. Kaza geçirip, aylardır yattığı hastaneden sonunda çıkmış, ilk iş olarak ta, güllü bahçenin önüne gelmişti. Ama ümit içinde geldiği bahçenin önünde, gülen yüzü asıldı; bahçedeki güller solmuş, pencere kara perdelerle sımsıkı kapatılmıştı.
Genç adam yolda oynayan çocuklara sordu; "-Bu evde kimse yaşamıyor mu? ". Bir çocuk; "-İhtiyar bir kadın yaşıyor. " dedi. Genç adam cevabını duymaktan korkarcasına, başka bir soru sordu; " -Burda yaşayan genç kız ne oldu? " Çocuklardan biri atıldı; "-o öldü. " dedi, genç adamın yana düşen kollarını, yaşaran gözlerini görmeden başka bir çocuk atıldı; "-Verem olmuş, dün öldü. "
* * * *
Yıllar sonraydı, küçük bir çocuk heyacanla annesiyle babasının yanına koştu, güller arasında, sallanan sandalyede oturan ihtiyar adamı göstererek bağırdı; "-Dedem gülüyor, dedem gülüyor baba !. . " Koşarak ihtiyarın yanına gittiler, gülerken hiç görmedikleri yüzüne baktılar. Elinde bir gül olan ihtiyar adamın yüzüne, gerçekten bir gülümseme yayılmıştı; biten bir hasrete seviniyormuş gibi, yıllardır görmediği birine kavuşuyormuş gibi mutlu bir gülümseyişti bu. Fakat gözleri kapalıydı. . .
****************





Ahmet Ünal ÇAM
 
Bir Saatini Alabilir Miyim?
     Adam yorgun argın eve döndüğünde beş yaşındaki oğlunu kapının önünde kendisini beklerken buldu. Çocuk babasına, saatte ne kadar para kazandığını sordu. Zaten yorgun gelen adam, oğluna
"Bu senin işin değil" diyerek karşılık verdi.
Çocuk dayattı:
"Babacığım lütfen bilmek istiyorum" dedi.
Adam:
"Bu kadar çok bilmek istiyorsan söyleyeyim, saatte 20 dolar kazanıyorum."
Bunun üzerine çocuk, babasından bir istekte bulundu:
"Peki babacığım, bana 10 dolar borç verir misin?" dedi.
Adam, daha çok sinirlendi:
"Benim senin saçma oyuncaklarına ya da benzeri şeylerine ayıracak param yok. Hadi derhal odana git ve kapını kapat."
Çocuk sessizce odasına çıkıp, kapısını kapattıktan sonra, adam sinirli sinirli düşünmeye başladı:
"Bu çocuk nasıl böyle şeylere cesaret eder?" dedi kendi kedine.
Aradan bir saat geçmiş, adam biraz daha sakinleşmişti. Çocuğuna, parayı neden istediğini bile sormadığı geldi aklına. Yukarıya, çocuğun odasına çıktı ve yatağında uzanan çocuğuna, uyuyup uyumadığını sordu.
"Hayır uyumuyorum" diye yanıtladı çocuk.
Adam, çocuğundan özür diledi:
"Sana az önce sert davrandığım için üzgünüm ama uzun ve yorucu bir gün geçirdim, yorgundum" dedi.
Ve elindeki parayı uzattı:
"Al bakalım istediğin 10 doları "Teşekkürler babacığım" dedi.
Ve yastığının altında sakladığı buruşuk paraları çıkardı, elindeki parayla birleştirdi, tümünü tane tane saymaya başladı. Oğlunun yastık altından para çıkarıp saydığını gören adam, yine sinirlendi:
"Paran olduğu halde neden benden para istiyorsun?" diye bağırdı, "Benim senin saçma çocuk oyunlarına ayıracak zamanım yok."
Çocuk, babasının bağırmasına aldırmadı bile:
"Fakat yeterince param yoktu ki... Ancak şimdi tamamlayabildim" dedi
Ve elindeki paraların tümünü babasına uzattı.

"İşte sana 20 dolar babacığım, şimdi bir saatini alabilir miyim?"
 
Yazar : Bilinmiyor
 
Üç Sarı Gül
     Süper markete alışveriş için girmemiştim aslında.. 37 yıllık kocamı kaybedeli bir hafta olmuştu ve bu dükkanda onunla ne tatlı anılarımız vardı.. Ben alışveriş yaparken ortadan kaybolurdu. Nereye gittiğini bilirdim.. Elinde üç tane sarı gülle dönerdi hep.. Rudy sarı gülleri çok sevdiğimi bilirdi. İçim hem sevgi hem hüzünle doluydu.. Birkaç şey alıp sepete attım.. Tek kişi için alışveriş, iki kişiye alırkenden daha çok düşündürüyor insanı, nedense.. Et reyonun önünde bifteklere bakıp, Rudy'nin bunlara nasıl bayıldığını hatırlarken bir genç kadın geldi yanıma.. İnce uzun, güzel bir sarışındı.. Bir kocaman pirzola paketi aldı, sepetine attı.. Sonra durdu, düşündü, pirzolaları sepetten çıkarıp, tekrar rafa koydu.. Ona tebessüm ederek baktığımı fark etti aynı anda..
"Kocam pirzolayı çok sever, ama bu fiyatla da alamam ki.. Bilemiyorum.."
Dokunsalar ağlayacağım.. Mavi gözlerinin taa içine baktım.
"Kocam sekiz gün önce öldü" dedim, sesimin titremesini kontrole çalışarak..
"Alın bu pirzolaları ve birlikte olduğunuz her anın hazzını yaşayın.."
Başıyla evetledi.. Pirzolaları tekrar sepetine koydu ve yürüdü.. Ben de süt, peynir reyonuna doğru gittim. Şimdi artık hangi büyüklükte süt almalıyım, diye düşünürken, bana doğru gelen yeşil elbiseye dikkat ettim. Oydu.. Sarışın kadın.. Yüzünde o güne dek rastlamadığım kadar güzel ve anlamlı bir tebessüm vardı.. Göz göze geldik..
"Bunları size aldım" dedi..
"Kasaya vardığınızda, parasının ödendiğini göreceklerdir.."
Uzandı, yanaklarımdan öptü ve.. Ve sepetime, uzun saplı üç sarı gül bıraktı.. Ona ne yaptığını, bu güllerin benim için ne mana ifade ettiğini söylemek istedim, ama mümkün mü?.. Hıçkırıklara boğulur ve gözyaşlarım görmemi hızla engellerken, uzaklaştığını hayal meyal seçtim.. Sepetimdeki sarı güllere baktım.. Hem de üç taneydiler.. Nerden biliyordu?.. Birden anladım.. Bilmiyordu ki.. Dükkanda yalnız değildim.. Gözlerimde yaşlarla yukarı doğru baktım..
"Rudy.." dedim..
"Rudy, beni unutmadın, beni hala bırakmadın değil mi?.."
Rudy, gene benimle gelmişti alışverişe.. Bu sarışın kadın onun perisiydi..

"Ağlamak güzeldir.. Süzülürken yaşlar gözünden, Sakın utanma.."

Aynen öyle.. Geliyorsa içinizden aldırmayın.. Ben de öyküyü çevirirken ağladım zaten.. En iyi ağlamayı en çok sevenler bilir!..
 
Yazar : Ruhan ÖZGEN
 
Hepsi Ödenmiştir
     Küçük oğlumuz annesine geldi ve ona kağıdı uzattı.
Annesi ellerini önlüğüne kuruladıktan sonra kağıdı okumaya başladı :

Çimleri biçtiğim için. 5 dolar
Bu hafta odamı temizlediğim için. 1 dolar
Alışverişe gittiğim için. 50 sent
Küçük kardeşime baktığım için 25 sent
Çöpü attığım için 1 dolar
İyi bir karne getirdiğim için 5 dolar
Bahçeyi temizlediğim için 2 dolar
________________
Toplam borç 14 dolar 75 sent

Annesi umutla kendisine bakan oğlumuza baktı. Eline bir kalem aldı, kağıdın arka yüzünü çevirdi ve şunları yazdı :

Seni dokuz ay karnımda taşıdım : Bedava.
Hasta olduğunda başını bekledim, elimden geleni yaptım, senin için dua ettim : Bedava
Yıllar boyu değişik nedenlerle senin için gözyaşı döktüm : Bedava.
Senin için geceler boyu kaygı duyup, uykusuz kaldım : Bedava.
Oyuncaklarını topladım, yemeğini hazırladım, giysilerini yıkadım, ütüledim : Bedava yavrum.
Ve bunların hepsini topladığın zaman gerçek sevginin bedelinin olmadığını görürsün : Bedavadır çünkü.

Oğlumuz annesinin yazdıklarını okuyunca gözleri doldu. Annesine baktı ve "Anneciğim, seni seviyorum." dedi. Sonra annesinin elinden kalemi aldı ve kağıda büyük harflerle şunları yazdı :

"HEPSİ ÖDENMİŞTİR..."
 
Ben Sensem
     Ben sensem sen kimsin o zaman?
Ben kendime dönüyorum, beni yoran, beni acıtan ve bana yalanlar söyleten çocukluğuma, sokaklara dönüyorum, doğduğum, büyüdüğüm ve yaşamaktan tat aldığım o acılı düşlerime dönüyorum.
Balkonumda çiçekler yetiştirmeyeceğim ve susuz bırakacağım, kimseler beklemeyecek beni ve beklettiğim birileri olmayacak, hiçbir suda fırtınalarla boğuşup, tükendikçe çoğalan düşleri kovalamayacağım, sığınacak limanlarımda olmayacak benim..
Kırgın dalgalar kuzey kıyılarıma vuruyor, akşamlar beni yine kanatıyor, çaresiz ve edepsiz sözcüklerle boğuşuyorum durmadan, düşüyor aklıma yine ayrılık, yüreğime dağ dağ sözcükler çoğalıyor, yıldızlar düşüyor bir de erkekliğimin en duyarlı bölgesine, zaman sanki duruyor, gün yağmurlarla çalıyor penceremi açmıyor, açamıyorum.
Dostluk naraları atıyor radyom, özlemek dostluktan değil, aşktandır, neden özler insan, niçin savaşır sözcüklerle.
Uzaklıklar, uzaklıklar hep içime oturuyor benim.
Özlüyorum dilini, ellerini, saçlarını, hele hele gözlerine daha bir özlüyorum. İnsanı nasılda tutukluyor bir bilsen, elini, bilincini, gözlerini, dilini nasıl da bağlıyor, anlatabilsem...
Söyleyemediklerimi ve anlatamadıklarımı düşünüyorum şimdi.
Henüz yazmadım, anlatabilmiş değilim, işte bunlar insanı özleme çeken, özlediğini anlatan ya da fark ettiren şeyler, insan neyi özler, yaşadıklarını mı, yaşamak istediklerini mi, özlemi belirleyen tutkular mıdır, yada tutku varsa özlemde vardır desem ne dersin buna?
Uzak düştüğümüzde , uzak olanı yakınlaştırmak özlemek değil midir?
Özlemek özlenenin içimizdeki yerinin anlaşılması değil midir?
Seni özlüyorum.
Bazı saatler dokunur gecenin yüreğine ve gece iter seni, düşürür sabaha, yataktan düşmeye benzer bu.
Kalkarsın hiçbir şey olmamış gibi ve yorganını ararsın.
Bulduğunda kaldığın yerden devam edersin, bu kez sabah dokunur yüreğine ve çiçekler soğuk gelir üzerlerindeki çiy tanelerine.
Sabah ve akşam, düş ve gerçeklik birbirine karışır, sen ve o çiy taneleri kalırsınız aklımda, tıpkı şiir gibi değil mi, şiir tadında kalırsın sen dudaklarımda, ay sıcaklığında dokunur bedenlerimiz gözlerimize, uykularımıza taşırız bu sıcaklığı ya da uykusuzluklarına taşınırız gecelerin.
Ama bir şeyler olur o anda, ne olduğunu anlayamadığımız, küçük küçücük şeylerdir bunlar, sen buna ben, ben sen diyeyim.
Sen buna ay de. ben yine sen diyeyim..
 
Yazar : Bilinmiyor
 
Beni Anla
     Soğuktur artık caddeler, tren istasyonları, otogarlar, parklar, trafik ışıkları, kaldırımlar, inadına soğuktur.Çıplak ayaklı sokak çocukları üşür, ben üşürüm darmadağın evlerin dilsiz duvarlarında.İsmin çıplaklığım olur.
Yıllar sonra buluşmuştu gözlerimiz; yılların ve de yolların ardından bulmuştuk birbirimizi.Zaman çekerken buluşmuşluğumuzun kemendini, ucu yırtılmış bir ilkokul fotoğrafının griliği ile baktım sana.Sense renksizdin, saydam bile değildin, bakmıyordun bana.
Bu gün sana ucu yırtık bir ilkokul fotoğrafının griliği ile bakarken neleri susmak neleri konuşmak istediğimi bilemezsin.En özlemli halimle tutuyordum fincanımı, en sevdalı soluğumla içiyordum sigaramı ve biliyordum halimden anlamadığını, suç bendeydi hiç anlatamamıştım seni sevmelerimi.Kirpiklerimi ellerine devirdim, giderken üzerime devirdiğin şehr-i İstanbul gibi görmedin, anlamadın susuşumu...O susuş ki emeğimdir, sendir, milyon sende bir bendir.
Sevdayı anlatmanın en güçlü şekli susmakmış senden öğrendim...
Koşar adımlarla geçtiğimiz,ölümün bile koşar adımlarla yaşandığı bu hayatta seviyorum diyor ve susuyorum....
Dört heceli türemiş bir kelimesin nefes defterimde.Kökü sana yakarışım SEV...
SEVİYOR sensin, SEVİYORUM ben.Sende başlayıp sende bitiyor.SEV diyorum, SEV-İ-YOR-UM ....
Ne olur öyle durma, dokun yalnızlığıma, adımı hecele, aç kapılarını kaldır kiltleri ve dahil et beni milyonluk yalnızlığına.
Aylardır ellerimden akıyorsun...katıp bulanık sularıma sessizliğimi akıyor; beni aynalarda, yollarda ve nefes alınabilen her santimetre karede kullanım tarihi çoktan geçmiş, numaralanıp kaldırldığı rafta unutulmaya mahkum edilmiş bir kadın başı gibi bırakıyorsun. Aceleci kelimeleri, devrik cümlelere iliştirip susmuşluğun fermanı yokoluşumun .Oysa ben senin için dünyanın tüm kuşlarını havalandırıyorum yüreğimden, kurşunluyorum geceleri, ruhumu hüzne pazarlıyorum, sevdaya karşılıksız çekler veriyorum günü geçiyor çeklerimin sevdadan protesto yiyorum.Hiç üşümüyor içinin buzulları, gülüp "Çocuksun sen" diyerek geçiyorsun gençliğimin üzerinden.Bir miktar aralasan gözlerini sana taşıdığım bu ışığın karşısında kendine kör, sevdama görmez olurdun...
Görmüyor
Duymuyor
Bilmiyorsun...
 
Yazar : Pandora
 
Sevgili Anneciğim;

Ne garip; yeni yeni farkediyorum ki, çocukları anne olunca çocuklaşıyor anneler... Ve insan, zamanın nasıl insafsız bir öğütücü olduğunu bu rol değişiminde anlıyor. Eminim karnındaki ilk tekmemden, hatta doktorların "Bundan sonra ağır kaldırmak yok" müjdesinden beridir iki kişilik yaşıyorsun yaşamı...

Doğum odasında bir küçük el saçlarına tutununca değişti herşey ve o el, o saçtan hiç eksik olmasın istedin.

Kimbilir kaç geceyi karyola başuçlarında derin iç çekişler dinleyip hüzünlenerek uykusuz geçirdin, kaç emzirme seansında bitkin uyuyakaldın. O gün bugündür hayatı, bir toprakla çiçeği kadar ortak üretiyor, tüketiyoruz.

Yolboyu, kusurlarını hiç görmedik birbirimizin, yeteneklerimizi abarttık karşılıklı; toz kondurmadık üzerimize, kol kanat gerdik... Ben dünyanın en iyi evladıydım, sense tarihin en iyi annesi... Her çığlıkta başucumda biteceğini bilmenin güveniyle büyüdüm. Her derdimde benden çok dertleneceğini bilmenin o bencil alışkanlığıyla ayakta kaldım.

Sevginle donandım...

Ama sonra birden o korkunç çark devreye girdi ve yaşamın acımasız kuralı işledi: Büyüdüm...

Senin kollarında "sen"den habersiz, bambaşka bir "ben" çıktı ortaya. Bazen o eski "ben"e hiç benzemeyen bir "ben"... Çünkü farkettim ki anlattığın masalların yaşamda karşılığı yokmuş. Kızlar bir prens umuduyla kurbağaları öpedursun, ben her yalanda burnumu yokladım. Şaşırdım. Bostandaki lahanaların, ısırılmış lahanaların ve benzeri pastoral ninnilerin modasının geçtiğini gördüm sokakta...

Söyleyemedim sana...

"Yaşamın değiştiğini, eski tecrübelerin artık eskisi kadar geçerli olmadığını" anlatan kitapları salonun ortasında açık bıraktım, açıp okuyasın diye...

Her kuşağın o vazgeçilmez ikilemi depreşti yeniden: "Devir de amma değişti" diye yakınırken sen; ben ilginle boğulduğumdan dertlendim. Bir yerim yaralandığında "Anam görürse ne kadar üzülür" diye gizlemeye çalışmak küçük bir çocuk için nasıl bir yüktür bilir misin? Acından çok onda yaratacağın acı, acıtır canını...

Oysa ne çok acılar paylaştık seninle... Ve ne çok sevinçler yaşadık beraber... Nasıl dar günlerde yardıma koşup, kaç şenliğine ortak olduk birbirimizin?.. Lakin artık kafesten uçma vaktiydi. "Danaların girdiği bostan"da ayakta kalabilmenin yolu, tek başına kanat çırpmayı öğrenmekten geçiyordu.

Yargıladık birbirimizi bir dönem... Sorguladık... Sen bana eş dost çocuklarını örnek gösterdikçe, ben seni eş dost ebeveynleriyle kıyaslar oldum. Sen her sohbete "Bizim çocukluğumuzda..." diye başladıkça ben, değişen takvim yapraklarını koydum önüne... Nasıl da zalim bir çark bu değil mi? Doğuyor, doğuruyor ve günün birinde yuvadan uçacağını bile bile koca bir ömrü karşılıksız veriyorsun...

...Ve hayat birden ıssız bir adaya dönüşüveriyor. Sonrası kah bir kapı zili beklentisi, kah bir mektup, kah bir telefon sesi... Gizliden gizliye özlenen bir torun müjdesi...

Fotoğraflar sarardıkça solan bir yaşam ve uzaklaştıkça yakınlaştığımız bir mazinin geri dönmez anıları... Yazılarla konuştuk öyle zamanlarda... Bakışlarla anlaştık. Ağlaştık birbirimizden gizleyerek acılarımızı... Bir mimikle özleştik, bir gülüşle kavuştuk. Ben büyürken seni de büyüttüm.

Şimdi çok daha iyi anlıyoruz birbirimizi... Çünkü küçücük bir el saçlarımı kavrıyor geceleri... Karyola başlarında uykusuz geceler geçiriyorum. Pastoral ninnilerle büyütüyoruz oğlumu; yalancı çocukların burunları uzuyor masallarda, öpülen kurbağalar prens oluyor.

...Ve yaşamın değiştiğini, eski tecrübelerin geçersizleştiğini anlatan kitapları kaldırıyoruz salondan gizli gizli... O korkunç çark, acımasız bir hızla dönmeye devam ediyor. Zaman, öğütüyor kuşakları...

İnsan ancak mahrum kalınca anlıyor sevginin değerini... Bense sevginden mahrum kalmaya fazla dayanamayacağımı biliyorum. O yüzden bu Anneler Günü'nde sana upuzun bir ömür diliyorum.

Hem biliyor musun? "Seni çok seviyorum"...
 
Yazar : Can DÜNDAR
Siz Çok Önemlisiniz
     New York' ta yaşayan bir öğretmen, lise son sınıftaki öğrencilerini diğer insanlardan farklı olan özelliklerini vurgulayarak onurlandırmaya karar vermişti. Her bir öğrencisini teker teker tahtaya kaldırdı. İlk önce öğrencilere sınıf ve kendisi için ne kadar farklı olduklarını belirtti. Sonra her birine üzerinde altın harflerle "Siz çok önemlisiniz" yazılı birer mavi kurdele verdi. Daha sonra, kabul görmenin toplum üzerinde ne gibi etkileri olacağını anlayabilmek amacıyla sınıfına bir proje yaptırmaya karar verdi. Her bir öğrencisine üçer tane daha kurdele verdi. Onlardan bu töreni gerçek dünyada devam ettirmelerini istedi. Öğrenciler daha sonra sonuçları takip edecek, kimin kimi onurlandırdığını tespit edecek ve bir hafta boyunca sınıfa bilgi vereceklerdi.

Çocuklardan biri, gelecekteki kariyer çalışmaları için kendisine yardımcı olduğundan yakınlardaki bir şirketin üst düzey görevlisini onurlandırmıştı. Adamın yakasına mavi kurdeleyi iliştirmişti. Daha sonra iki tane daha kurdele vermiş ve

"Sınıfça bu konuda bir projemiz var. Sizden onurlandırmanız için birini bulmanızı istiyoruz. Onurlandırdığınız insanlara ekstra kurdele daha verin. Böylece onlar da bu projenin devam etmesi için başkalarını bulabilirler. Daha sonra lütfen bana ne olduğu konusunda bilgi verin."

O gün üst düzey yönetici, suratsız biri olarak bilinen patronunun yanına gitmeye karar verdi. Patronun odasına girdi ve patronuna yaratıcı bir deha olduğundan ötürü onu takdir ettiğini söyledi. Patron şaşkına uğramıştı. Patronuna mavi kurdeleyi yakasına takmasına izin verip vermeyeceğini sordu. Şaşkına dönen patron, "tabi ki" şeklinde yanıt verdi. Üst düzey yönetici mavi kurdeleyi patronunun tam kalbinin üstüne, ceketine iliştirdi. Ekstra kurdeleyi verirken,

"Bana bir iyilik yapar mısınız? Siz de bu kurdeleyi onurlandırmak istediğiniz birine verir misiniz? Bunu bana veren çocuk okulda bir proje yaptıklarını söyledi. Bu kabul görme töreninin devam etmesi gerekiyormuş. Böylece insanları nasıl etkilediğini belirleyeceklermiş."

O gece patron evine geldiğinde 14 yaşındaki oğlunu yanına oturttu.

"Bugün bana inanılmaz bir şey oldu. Ofisteydim. Üst düzey yöneticilerinden biri içeri geldi, bana hayran olduğunu söyledi ve yaratıcı bir deha olduğum için bu kurdeleyi tam göğsümün üstüne iliştirdi. Bir hayal etmeye çalış. Benim yaratıcı bir deha olduğumu düşünüyor. 'Siz çok önemlisiniz' yazılı bu kurdeleyi tam göğsümün üstüne taktı. Bana ekstra bir kurdele verdi ve onurlandıracak başka birini bulmamı istedi. Arabayla eve gelirken, bu mavi kurdeleyle kimi onurlandırabileceğimi düşündüm ve aklıma sen geldin. Ben seni onurlandırmak istiyorum. Günlerim aşırı yorucu geçiyor. Eve gelince sana pek ilgi gösteremiyorum. Bazen derslerden aldığın notları beğenmeyince veya odanı toparlamayınca sana bağırıp çağırıyorum. Oysa bu gece bir şekilde buraya oturup sana benim için ne kadar farklı olduğunu söylemek istedim. Annen gibi sen de benim hayatımdaki en önemli insansın. Sen mükemmel bir çocuksun. Seni seviyorum!"

Şaşkına dönen çocuk ağlamaya başlamıştı. Bütün vücudu titriyordu. Başını kaldırdı, gözleri yaş içinde babasına baktı ve

"Yarın intihar etmeyi düşünüyordum. Baba, ben senin beni sevmediğini düşünüyordum. Ama artık her şey farklı." dedi.
 
Yazar : Helice BRIDGES
 
Babalar ve Kızları
     0 yaşında
Baba :
Ne kadar da güzel. Şimdi bu küçücük şey benim kızım mı? Gözleri de bana ne kadar çok benziyor.
Kızı :
Bu gözlerini benden hiç ayırmayan adam babam olsa gerek.

5 yaşında
Baba :
Prensesim benim, güzel kızım. Söyle bakalım baban sana ne alsın?
Kızı :
En çok babamı seviyorum. Babam, niye annemle uyuyor? Hep benimle uyusun, başkasını sevmesin.

10 yaşında
Baba :
Gittikçe yaramaz oluyor, kime çekti bu kız?
Kızı :
Ben babama aşığım. Büyüyünce babam gibi erkekle evleneceğim. Babam bu ay harçlığımı arttırır mı?

15 yaşında
Baba :
Ne kadar da çabuk büyüdü. Eve de gittikçe geç kalmaya başladı, bu gidişle başına kötü bir şey gelecek. Sanırım daha sert konuşmalıyım.
Kızı :
Babam yüzünden arkadaşlarımla istediğim kadar vakit geçiremiyorum. Bana baskı uygulamasından nefret ediyorum. Ne zaman özgür olacağım?

20 yaşında
Baba :
Artık sözümü dinlemiyor. Benden giderek uzaklaşıyor. Kendi parasını da kazanmaya başladı ya, bana ihtiyacı kalmadı tabii. Uzun zamandır tatlı bir-iki laf geçmedi aramızda zaten. Evi de sürekli erkekler arıyor. Galiba kızım elden gidiyor.
Kızı :
Her dediğime alınıyor, beni bir türlü anlamıyor. Hele geçen gün giydiğim mini eteğe karışmasına ne demeli? Evden ayrılıp, kendi hayatımı kurmalıyım. Çocuk muamelesi görmekten bıktım artık!

25 yaşında
Baba :
Bir gün bunun olacağını biliyordum. İşte evleniyor. Zaten aramız eskisi gibi değildi. Şimdi bir de kocası var. Prensesim beni terkediyor.
Kızı :
Böyle bir günde bile o mutsuz ifadeyi takınmasının ne lüzumu var ki? Biliyorum, onu bir türlü içine sindiremedi. Bu yüzden yapıyor. Kendi hayalindeki damat değil ya! Sanki birlikte yaşayacak olan o.

30 yaşında
Baba :
Çok az görüşüyoruz. Daha sık biraraya gelsek ne iyi olur. Hem torunlarımı da özlüyorum. Kendi arkadaş çevrelerinden fırsat bulup da bize gelemiyorlar ki...
Kızı :
Babamları da çok ihmal ediyorum galiba. Yine telefonda çok üzgün geldi sesi. Haftasonu onlara süpriz yapmak en iyisi.

40 yaşında
Baba :
Kızım, benim entellektüel düzeyimi yeterli bulmuyor. Ona göre çağın gerisinde düşünüyormuşum. Oysa küçükken derslerine hep ben yardım ederdim. Anlayamadığı bütün problemleri bana sorardı. Şimdi beni beğenmiyor. Bir daha onunla asla politik tartışmalara girmeyeceğim.
Kızı :
Babam giderek daha da çocuk gibi davranıyor. Sürekli bir şeylerden yakınıyor. Gerçi son zamanlarda sağlığı da iyi değil ama. Ya ona bir şey olursa? Zaten hiçbir zaman dilediği gibi bir evlat da olamadım.

45 yaşında
Baba :
Kızımın mutlu bir yuvası olması ne güzel. Gözüm arkada gitmeyeceğim. Her şeyi kendi başardı. Onunla gurur duyuyorum.
Kızı :
Babam için çok endişeleniyorum. Onu kaybetmeye hazır değilim. İlaçlarını da hep ihmal ediyor zaten. Allah'ım onu benden alma!

50 yaşında
Baba :
Dünyada mutlu kal kızım !
Kızı :
Seni çok özleyeceğim ve arayacağım babacığım. Şimdi ben kime danışacağım, kim yardım edecek bana? Ne olur gittiğin yerde çok mutlu ol. Ve hep yanımda olduğunu hissettir, ne bileyim ben, arada sırada işaretler yolla mesela. Ah babacığım !Sensiz nasıl yaşayacağım?

55 yaşında
Kadın :
Sen gideli, seni daha iyi anlıyorum babacığım. Keşke seni hiç üzmeseydim demeyeceğim, çünkü "keşke"lerin hiçbir şeyi değiştiremeyeceğini biliyorum. Yine de beni duyuyorsan, lütfen seni üzdüğüm her gün için çok ama çok pişman olduğumu bil olur mu?

Binlerce gözüyle, boşluktaki adam uzanır, düşsel bir incelikten onu kendi gecesine alır...
 
Yazar : BALCA
 
Can Dündar'dan
     


Kedilerle ilgili bu durumu yeni ögrenmistim:
Normalde sokak kedisi kendini saldirgan köpeklere
karsi koruyabilirmis. Bu direnci kiran tek sey neymis biliyor musunuz:
Sevgi... Insanoglu, eger bir sokak kedisinin basini oksar ve ona sefkat gösterirse kedicik kendisinin koruma altinda oldugunu zanneder ve sivri tirnaklarini içeri çekermis. Ve vahsi köpeklerin azgin dislerini girtlaklarinda veya itlaf ekiplerinin zehirli etlerini midesinde bulurmus. Küçücük bir dokunusta gardi düsen ve ölümcül yaralara açik hale gelen sarmanlarin kaderinde kendi ask hayatimizin hülasasini buldum.Biz de Eros'un sefkatine siginip, sevdalaninca en mahrem zaaflarimizi elevermiyor muyuz? Yillar yili ardina sigindigimiz barikatlarin anahtarini gönüllü teslim edip, tirnaklarimizi içeri çekmiyormuyuz? Sevginin bizi kollayacagina,
sarip sarmalayacagina dair ön kabulümüz yüzünden koruma duvarlarimizi gönüllü kaldirip,
yaralarimizi açik hale getirmiyor muyuz? Sonra neoluyor? Sevdamiz en büyük zaafimiza dönüsüyor. Saçimizi oksayan elin bizi ilelebet kollayacagina inaniyor, tatli sözlere kaniyoruz. Taklalar atip, cilveler yapiyoruz. Ve en ummadigimiz anda, en korunaksiz halimizle Kalaniyoruz askin hoyrat yüzüne... Sefkatimiz katilimiz oluyor. Ders almak mi? Ne münasebet!..Daha son ihanetin yarasi kabuk baglamadan, yeni yaralar için araliyoruz
kalbimizin kapilarini... Zavalli bir kedi yavrusundan farkimiz yok askin karsisinda...
Boynumuzda, kalbimizde pençe pençe darbe izleriyle, her sicak dokunusta çocukça
uysallasip, her hayalkirikliginda "köpek gibi" pisman olarak, her terkediste aci çekip her
dönüste biraz daha kanayarak, kanayan yerlerimizi kediler gibi dilimizle yalayarak, "Bir daha
asla"larla "Daima"lar arasinda yalpalayarak yara bere içinde yasiyoruz. O yüzden "Melek"ler, içe kivrik patilerle gömülüyor. Ve hayata "Seytan"lar hükmediyor. Belki de en iyisi kuyrugu her daim dik tutmaktir... Sefkate kanmis mefta bir ev kedisi olmaktansa, gardini almis hayatta bir sokak kedisi kalmak daha iyidir.
CAN DÜNDAR
 
Yazar : beklerik
 
Ben Seni Böyle Sevdim
     Ben seni kocaman bir yürekle sevdim. Gözlerim değil, yüreğimdi seni gören. Sen damarlarımdaki kana karışıp, geldin oturdun yüreğime. Bir başka yerde olamazdın zaten. Sen, benim en değerli yerimde, yüreğimde olmalıydın, orada kalmalıydın.

Çok aşka ev sahipliği yapan bu yürek, ilk kez bu kadar kolay kabullendi seni. Her hangi bir konuk değildin artık. Bu yüzden ne ağırlama faslı vardı, ne de uğurlama. O yüreğin gerçek sahibiydin.

Şimdi sonbahar, kışa giriyoruz ya. Ben dört mevsim baharı yaşadım seninle. Çiçek çiçek açtın yüreğimde. Gökkuşağı zayıf kaldı, senin renklerin karşısında. Taze bir yaprak gibi yeşildin. Açelyaydın pembeliğinle. Üzerine çiğ taneleri düşmüş sarı güldün. Kırmızıydın bir ateş gibi. Ve maviydin... En çok bu renkle anmayı sevdim seni.

Denize tutkundum, denizi sensiz, seni de denizsiz düşünemedim. Seni severken dünyayı da sevdim ben, insanları da. Kendime bile dar gelirken, içinde herkese yer olan bir hayatın sahibiydim artık. En kızgın, en tahammülsüz olduğum anlarda bile, seni düşünmek yetti bana. İçimdeki sevinç yüzüme yansıdı, güldüm. Beni öylesine güldüren senin sevgindi ve ben kaygısız, içten gülüşün ne demek olduğunu, nasıl güzel bir şey olduğunu anladım seninle.. Her şeye rağmen sevdim seni.

Güçlüydüm ve aşamayacağım hiçbir zorluk yoktu. Koca bir kente, koca bir ülkeye kafa tutabilirdim. Sen elimden tuttuğunda, patlamaya hazır bir volkan gibi hissederdim kendimi. Menzil sendin ve ben o menzile ulaşmak için önüme çıkan her şeyi yok edebilirdim. Sana ulaşmamı engelleyecek her şeyi eritirdim, kul ederdim. Sana ulaştığımdaysa sakin bir göle dönüşürdüm. Ve o göle bir tek sen girebilirdin... Sevdim ve hayrandım da. Her halin çekti beni. Duruşunu, uyumanı, gülmeni, kızmanı, şaşkınlığını, saflığını, kurnazlığını, çocukluğunu, olgunluğunu sevdim.

Sesini de sevdim suskunluğunu da.. Küçük oyunlarını, kaprislerini, sitemlerini, korkularını sevdim. Seni ve o doyumsuz sevdanı, uçarı sevdanı anlatacak kelime bulamadım çoğu zaman. Sığmadın cümlelere ve hiç bir cümle seni yeterince tarif edecek kadar derin olmadı. Seni severken yorulmadım. Çünkü sen yaşam kaynağıydın. Her gün yenilendim. Seninle çoğaldım, büyüdüm. Eksik kalan neyim varsa tamamladın. Ölmeyecektim çünkü sen ölmezliğin ta kendisiydin..
 
Yazar : Bilinmiyor
 
Hayatımdaki En İyi Öğretmen
     Bu, çok yıllar önce bir ilkokul öğretmenin başından geçen bir hikayedir.

Adı Bayan Thompson'du.Ve 5.sınıf öğrencilerinin önünde ayakta durduğu ilk gün onlara bir yalan söyledi. Çoğu öğretmen gibi, onlara baktı ve hepsini aynı derecede sevdiğini söyledi. Bu mümkün değildi, çünkü orada ilk sırada, sırasına adeta çökmüş gibi oturan küçük bir öğrenci vardı. Adı Teddy Stoddard. Bir önceki yıl, Bayan Thompson,Teddy'yi gözlemiş, onun diğer çocuklarla oynayamadığını; giysilerinin kirli ve kendinin de hep banyo yapması gereken bir halde olduğunu görmüştü. Ve,Teddy mutsuz da olabilirdi. Çalıştığı okulda Bayan Thompson, her öğrencinin geçmişteki kayıtlarını incelemekle de görevlendirilmişti. Ve Teddy'nin bilgilerini en sona bırakmıştı.

Onun dosyasını incelediğinde şaşırdı. Çünkü birinci sınıf öğretmeni:
"Teddy zeki bir çocuk ve her an gülmeye hazır. Ödevlerini düzenli olarak yapıyor ve çok iyi huylu...ve arkadaşları onunla olmaktan mutlu..." diye yazmıştı.

İkinci sınıf öğretmeni: "Mükemmel bir öğrenci, arkadaşları tarafından sevilen, fakat evde annesinin amansız hastalığı onu üzüyor ve sanırım evdeki yaşamı çok zor.." diyordu.

Üçüncü sınıf öğretmeni: "Annesinin ölümü onun için çok zor oldu. Babası ona yeterince ilgi gösteremiyor ve eğer bir şeyler yapılmazsa evdeki olumsuz yaşam onu etkileyecek." diye yazmıştı.

Dördüncü sınıf öğretmenine gelince: "Teddy içine kapanık ve okula hiç ilgi göstermiyor, hiç arkadaşı yok ve bazen sınıfta uyuyor." demişti.

Şimdi Bayan Thompson sorunu çözmüştü ve kendinden utanıyordu. Ve öğrenciler ona güzel kağıtlara sarılmış süslü kurdelelerle paketlenmiş Noel hediyeleri getirdiğinde kendini daha da kötü hissetti. Çünkü Teddy'nin armağanı kaba kahverengi bir kese kağıdına beceriksizce sarılmıştı. Bunu diğer öğrencilerin önünde açmak ona çok acı verdi. Bazıları paketten çıkan bazı taşları düşmüş ve sahte taşlardan yapılmış bileziği ve üçte biri dolu parfüm şişesini görünce gülmeye başladılar, fakat öğretmen, bileziğin ne kadar zarif olduğunu söyleyerek ve parfümden de birkaç damlayı bileğine damlatarak onların bu gülmelerini bastırdı.

O gün okuldan sonra Teddy öğretmenin yanına gelerek "Bayan Thompson, bugün hep annem gibi koktunuz" dedi.

Çocuklar gittikten sonra öğretmen yaklaşık bir saat kadar ağladı. O günden sonra da çocuklara okuma, yazma, matematik öğretmekten vazgeçerek onları eğitmeye başladı.

Teddy'ye özel bir ilgi gösterdi. Onunla çalışırken zekasının tekrar canlandığını hissetti. Ona cesaret verdikçe çocuk gelişiyordu. Yılın sonuna dek,Teddy sınıfın en çalışkan öğrencilerinden biri olmuştu. Öğretmenin, hepinizi aynı derecede seviyorum yalanına karşın Teddy onun en sevdiği öğrenci olmuştu.

Bir yıl sonra, kapısının altında bir not buldu. Teddy'dendi. Tüm yaşantısındaki en iyi öğretmenin kendisi olduğunu yazıyordu. Ondan yeni bir not alana kadar 6 yıl geçti.O notta liseyi bitirdiğini ve sınıfındaki üçüncü en iyi öğrenci olduğunu ve Bayan Thompson'un hala hayatında gördüğü en iyi öğretmen olduğunu yazıyordu.

Dört yıl sonra, bir mektup daha aldı Teddy'den. O arada zamanın onun için zor olduğunu çünkü üniversitede okuduğunu ve çok iyi dereceyle mezun olmak için çok çaba sarf etmesi gerektiğini yazıyordu. Ve Bayan Thompson hala onun hayatında tanıdığı en iyi öğretmendi.

Daha sonra dört yıl daha geçti ve bir mektup daha geldi. Ve çok iyi bir dereceyle üniversiteden mezun oluğunu ama daha ileriye gitmek istediğini yazıyordu. Ve hala Bayan Thompson onun tanıdığı ve en çok sevdiği öğretmendi. Bu kez mektubun altındaki imza biraz daha uzundu. Theodore F.Stoddard Tıp Doktoru.

Bu hikaye burda bitmedi. Sonra ilkbaharda bir mektup daha aldı Bayan Thompson. Teddy hayatının kızıyla tanıştığını ve evleneceğini yazmıştı. Ve babasının birkaç yıl önce öldüğünü ve Bayan Thompson'un düşünde damadın anne ve babası için ayrılan yere oturup oturamayacağını soruyordu, tabii ki oturabilirdi.

Ve tahmin edin ne oldu? O törene giderken birkaç taşı düşmüş olan o bileziği taktı ve tabii ki Noel'de Teddy'nin ona verdiği ve annesi gibi koktuğunu söylediği parfümü de sürmeyi ihmal etmedi.

Birbirlerini sevgiyle kucaklarlarken, Teddy onun kulağına
"Bana inandığınız için çok teşekkürler Bayan Thompson, beni önemli hissetmemi sağladığınız için ve beni böyle değiştirdiğiniz için.." diye fısıldadı.

Bayan Thompson gözünde yaşlarla ona karşılık verdi:
"Ben sana teşekkür ederim Teddy" dedi.
"Sen yanılıyorsun. Ben sana değil, sen bana öğrettin. Seninle karşılaşıncaya kadar ben öğretmenliği bilmiyormuşum.!"
 
Yazar : Bilinmiyor
 
Baba Olmak
     Bundan birkaç yıl öncesine kadar çocukları çok sevdiğimiz söylenemezdi. Eşimin ve benim bağımsızlığımıza çok düşkün olmamız, sürekli yeni yerler görmek ve gezmek arzumuz ve kariyer beklentilerimizde bebeğin bize ayak bağı olacağı düşüncesiyle çok uzun süre çocuk istemedik.
Zaten eşimle de Karadeniz'deki bir iş gezisi sırasında tanışmış sonra işimiz dolayısıyla Türkiye'nin dört bir yanını gezerken birbirimizi daha iyi tanımış ve nihayet evlenmeye karar vermiştik.

Evlilik hazırlığı içinde tek bir tabak dahi almadan hem eşimin hem benim bekarlık yaşamımızdan kalan eşyalarla uzun süre idare ettik. Elimize geçen ilk parayla da bir araba alıp hurda oluncaya kadar gezmeye devam ettik. Türkiye'yi bitirince yurt dışına dadandık. Meşhur seyyahlarımız gibi çok maceralı geziler yapamadık ama Avrupa'da tatil yapmanın çoğu zaman ülkemizde tatil yapmak ile hemen hemen aynı paraya geldiğini keşfedince de hem kış hem yaz tatillerimizi mütevazı oteller ve marketlerden alınan sandviçlerle de olsa uzun süre turlara hiç katılmadan kendi başımıza Avrupa'nın değişik yerlerini gezmeyle harcadık. Gezme merakı yüzünden de uzun bir süre çocuk düşünmedik. Zaman ve mekanla sınırlı olmayan bir yaşam tatlı geliyordu ve hep böyle sürmesini bekliyorduk.

Etrafımızdaki arkadaşlarımızın neredeyse tamamı artık çocuk sahibi olmuştu ve bize de bu yönde baskılar geliyordu. Ama bir bebekle uğraşmanın zorluğunu onlarla birlikte bizde yaşıyor ve onların eve hapsolmuş hallerini, uykusuzluktan kırılan gözlerini gördükçe iyice çocuklardan soğuyorduk. Zaman zaman çocuklarıyla bize geldiklerinde de o çocukların durmadan etrafa saldırmaları, hiçbirşeyden mutlu olmamaları ve durmadan ağlamaları o birkaç saati bile dayanılmaz yapıyordu.

Ta ki Fransa’nın ortalarında bir yerlerde bir yaz tatiline varıncaya kadar. Her yerinde olduğu gibi Fransa’nın o bölgesinin de şarapları ünlüydü ve gündüz gezilen şatolar gece içilen şaraplarla nefis bir tatil oluyordu. Döndükten sonra eşimde ilk belirtiler Kanlıca'dan beklenen misafirlerin gelmemesi oldu. Hatta aynı zamanda göğüsleri de şişince eyvah bir problem var deyip soluğu doktorda aldık. Aklımıza hiçbir şey gelmediği için de bu göğüsler niye şişti deyip mamografisine varana kadar her şeyi yaptırdık ve doktor mamografiden sonra hamile olmayasınız deyince aklımız başımıza geldi.

Hemen evde bir test yaptık. Hamilelik testlerinde bayanlar bilir çubuğa idrar damlatıldıktan sonra 4 dakika beklemeniz gerekir. Yıllar gibi geçen 4 dakikadan sonra çubukta iki nokta da kıpırdamadan bana bakıyorlardı.

Evet. Bu eşim hamile demekti. Belki kaybolur diye çubuk elimde bir süre daha bekledim.

Yaklaşık 4 saat bekledikten sonra artık ikna olmuştuk. Tanrım! Biz ne yapmıştık. İkimizde oturduğumuz yerden kalkamıyorduk. Herkes kendi açısından olayı değerlendirmeye başladı. Konuşmadan birbirimize bakıyorduk ama kafamızda binlerce düşünce çarpışıyordu. Gözümün önünde ağlayıp zırlayan çocuklar dönüp duruyordu. Baba olmayı kesinlikle kendime yakıştıramazken artık bütün yaşantımızın baştan sona değişeceğini hissediyordum. Hiçbirşey eskisi olmayacaktı. Artık eskiden endişeyle seyrettiğim çocuklu arkadaşlarımız gibi olacak, uzun bir süre eve tıkılacak ve sinemaya gitmek dahi hayal olacaktı. Erken yatıp erken kalkacak her yere elimizde bir çocuk ve onun bir bavul dolusu eşyalarıyla gitmek zorunda kalacaktık. Elveda meyhaneler, geziler, sinemalar ve arkadaşlar.

Uzun süren tereddütlerden sonra kaderimize boyun eğdik ve bu durumu kabullendik ama bu seferde başka bir problem ortaya çıktı. Aklımıza bir şey gelmeden yaptırdığımız mamografide vücuda verilen radyasyon acaba bebeğe bir zarar vermiş miydi? Geç de olsa bir bebek sahibi olmaya kendimizi hazırlamışken bunun mutluluğunu yaşayamadan bu sefer aklımız acaba mamografi sırasında birşey oldu mu sorusuna takılı kalmıştı. Yine uzun süren araştırmalardan sonra son bir kez de doktorumuzun tavsiyesiyle bu konuda araştırmalar yapan bir üniversiteden randevu almaya karar verdik.

Ama ben işimin yoğunluğu dolayısıyla eşimle birlikte hastaneye gidemedim. Eşim de devlet üniversitelerinin o yoğun ortamında bütün gün ayakta beklemek zorunda kaldı. Önceleri hafif bir bel ağrısı başladı. Bir hafta sonra eşimin şiddetli bir kanamayla hastaneye kaldırıldığını öğrendiğimde hayatımın en panik anlarını yaşadım. Aklımda bin bir düşünceyle hastaneye koştum. Eşim iyiydi ama artık hamilelik çok riskli hale gelmişti. Hastane tedavisine rağmen kanaması kesilmedi. O günden sonra yataktan hiç kıpırdayamadı. Yemek, yıkanma dahil bütün ihtiyaçlarını yatakta karşıladı. Ev ve hastane arasında geçen hamilelik boyunca eşim çok büyük acılar çekerek türlü ilaçlar ve tedavilerle hamileliğin sağlıklı geçmesine çabaladı. Ama başaramadık. Doktorların olağanüstü gayretine rağmen 5. ayın sonunda hamilelik sona erdi. Bebeği kaybettik. Herkesin bebeğiyle çıktığı hastanenin doğum servisinden beraberimizde götürebildiğimiz tek şey hayal kırıklığımız ve hüznümüzdü.

Yine eskisi özgürdük ama bu özgürlük hiçbir anlam taşımıyordu. Bir sene boyunca eşim hem fiziksel hemde psikolojik olarak kendisini toparlamaya çalıştı. Kendisini işine verdi. Tatillerimizde yine deliler gibi gezdik. Eski yaşantımıza geri dönmeye, herşeyin eskisi gibi olmasına çalıştık. Ama olmadı. Bebeğimizi hiç unutamadık. Hep birşeyler eksik kaldı. Hep acaba bu kadar tereddütlü olduğumuz için tanrı bizi cezalandırdı mı diye düşündüm. Bizi en çok üzen hamilelik sonucunda belli olan gen testlerinin sonucunda bebekte hiç bir problem olmamasıydı. Mamografideki radyasyondan korkup testler için hastanede ayakta beklemenin sonucunda oluşan problemlerle bebeğimizi kaybetmiştik oysa bebekte hiçbir problem yoktu.

Bir buçuk sene sonra bu sefer bilerek ve isteyerek çocuk sahibi olmaya karar verdik. Birincisi nasıl olsa hiç beklenmedik bir anda çabucak olmuştu yine öyle olmasını bekliyorduk hatta korunmayı bıraktıktan sonra ertesi sabah çocuk mobilyası bakmaya bile gittik. Ama olmadı. Karavana. Hiç gelmemesi gereken misafirler her ay düzenli olarak geldi. 7 ay uğraştık.. Benim için keyifli geçen bir süreydi ama bir yandan da endişelenmeye başlamıştım acaba bende bir sorun mu vardı. Bende bir sorun varsa ilk hamilelik nasıl olmuştu. İlk hamilelikte etrafa itinayla hamile bırakılır diye hava atarken bana kızgınlıkla bakan arkadaşlarımdan beter olmuştum. Eşime göre çok zor, bana göre çok keyifli geçen 7 ayın sonunda nihayet misafirlerden kurtulduk. Göğüsler yine şişti. Bu sefer öğrenmiştik panik olmadık. Yine bize ilk hamilelikte olağanüstü yardımcı olan doktorumuza koştuk. Eşimin hamilelik sürecinde yaşadıkları ve bana çektirdiği eziyetler tamamen ayrı bir yazı konusu. Onları sonra yazacağım.

Şimdi 16 aylık olan dünya tatlısı bir kızımız var. Kısaca Isot diyoruz. Onsuz bir saat geçirmeye dahi tahammül edemiyorum. Aksam 6'yi zor yapıyorum. Hiç oyalanmadan eve ona koşuyorum. Eşimin ilk hamileliğinde artık hiçbirşey eskisi olmayacak diye endişelenmiştim. Yanılmışız. Artık herşey eskisi gibi. Hatta eskisinden daha güzel. Hiç uzun süre eve kapanmadık. Yine tatillerimizde deli gibi geziyoruz. Isot'u ne mi yapıyoruz onu da götürüyoruz. Yaşına basmadan Avrupa'nın yarısını gördü. Hatta bazan iyi oluyor.Geçen yaz Isot'un sayesinde çocuklu aile sınıfına girip yaz aylarında yer bulmanın çok zor olduğu Fransa’nın sahil kasabalarındaki otellerde yer bile bulduk. Bizimle beraber geziyor. Bizimle beraber uyuyor. Biz yemek yerken oda kendi mamasını içiyor. Oda bizim gibi gezmekten acayip keyif alıyor. Öğle uykusu geldiği zaman gölgeye çekilip biz de dinleniyoruz. Çocuk sahibi olmak için tereddüt edenlere sesleniyorum. Unutmayın her şey nasıl yaptığınıza bağlı. Çocuk asla ayak bağı değil. İsterseniz onu da kendi yaşantınıza uydurabilirsiniz. Etrafınıza da çok kulak asmayın.

Doktoru Isot'un gelişiminden çok memnun. Bu sevgiyi arkadaşınızın çocuğunda yaşamanız mümkün değil. Hiç eşimi aldatmadım ama onu artık kızımla aldatıyorum. Eşimi uyutup kızımla alışverişe çıkıyorum. Artık yürümeye de başladı. Çocuk sahibi olmak için yaşadığımız bütün tereddütlerin de boş olduğunu geç de olsa öğrendim. Sadece biraz daha dikkatli davranmak yeterli. Ayrıca hafta sonları erken kalkmak hiç de fena değilmiş. Elbette diğer çocuklar gibi ağlıyor zırlıyor ama eğer iyi bir iletişim kurabilirseniz kaç aylık olursa olsun sizi mutlaka anlıyor ve sözünüzü dinliyor.

Isot, hayır kızım, klavyemin üstüne oturamazsın, mamanı burada içemezsin. Bak yazı yazıyorum. Isot kulağımı ısırma kızım, dikkat mamanı dökeceksin.
Dikkaaa........
 
Yazar : Bilinmiyor
 
HERSEY

Senden gelen bir ses olsa yada soluk
Dagda cosan gurul gurul su ve bana kosusu
Ne bileyim ufacik bir sey
Bir kahkahan yada senin kokun
Martinin sevinci
Denizin serinligi
Ilik bir bahar sabahinda
Cig damlasinin yaprakta kalisi.
Sacindan bir tel bana kalan
Her gunese tuttugumda senin yuzun ve caglayan saclarin gozumu alan
Baktigin bir yer yada kullandigin bir esya
Sen orda kal ben varip alirim sana
Sana degen ,kokunun sindigi o an
Yorulma ben seni o anda hep yasarim zaten
Gezdigimiz bir mekan yada ictigin su olsa
O yerde ve sisede bulmak umudu
Yirmi dort saat beklerim
Ulasip sena kana kana icilmek huzuru
Sana hani bir elbise almistim ya
O pazar sabahi uyandirmistim evinden adami
Gulerek acmistida iki kati odemistim parayi
O dukkani almak isterim
Ve sana ait ne denediysen orda
Terin sinmisti cunki o sicak pazar yazinda
Okudugun bir kitap yada tutdugun pardakta
Senden kalan satirlar ve dibindeki suda
Her sayfayi o suyla islatip kurutmak odamda
Seni kana kana icmek okurken gozlerinin baktigi o satirlara
Ama o durusun o vakur halin yokmu ya
Beni eriten icimden saran
Fotorafindan asla ayrilamam her tarafimda gozlerim
Zaten tek o senden elimde kalan halin ...
Sana ait ne varsa iste aklima gelen kalbimi calan
Yada kafamda bana kalan
Hapsetmek isterdim sonsuz mutluluga
Bana verdigin o kadar cok sey varki
Ben yokum gibi yasayan askim ve gel sadece yanima
Sen benim olsan eririm asagiya ucurumda,olmem yiterim inan bu askla...

Ayhan Eren
Kurabiye Hırsızı
     Bir gece kadının biri bekliyordu havaalanında, daha epeyce zaman vardı, uçağın kalkmasına.

Havaalanındaki dükkandan bir kitap ve bir paket kurabiye alıp,

kendisine oturacak bir yer buldu.Kendisini kitabına öyle kaptırmıştı ki,

yine de yanında oturan adamın olabildiğince cüretkar bir şekilde aralarında duran paketten birer birer kurabiye aldığını gördü.

Ne kadar görmezden gelse de.

Bir taraftan kitabını okuyup,

bir taraftan kurabiyesini yerken,

gözü saatteydi.

"Kurabiye Hırsızı"yavaş yavaş tüketirken kurabiyelerini,

kulağı saatin tik tak larındaydı.Ama yine de engelleyemiyordu tik tak lar sinirlenmesini.

Düşünüyordu kendi kendine,

"Kibar bir insan olmasaydım, morartırdım şu adamın gözlerini!"

Her kurabiyeye uzandığında,

adam da uzatıyordu elini.

Sonunda pakette tek bir kurabiye kalınca

"Bakalım şimdi ne yapacak?" dedi kendi kendine.

Adam, yüzünde asabi bir gülümsemeyle uzandı son kurabiyeye ve böldü kurabiyeyi ikiye.

Yarısını kurabiyenin atarken ağzına,

verdi diğer yarıyı kadına.

Kadın kapar gibi aldı kurabiyeyi adamın elinden ve

"Aman allahım, ne cüretkar ve ne kaba bir adam, üstelik bir teşekkür bile etmiyor!"

Anımsamıyordu bu kadar sinirlendiğini hayatında.

Uçağının kalkacağı anons edilince bir iç çekti rahatlamayla.

Topladı eşyalarını ve yürüdü çıkış kapısına.

Dönüp bakmadı bile "Kurabiye Hırsızı" na.

Uçağa bindi ve oturdu rahat koltuğuna.

Sonra uzandı,

bitmek üzere olan kitabına.

Çantasına elini uzatınca,

gözleri açıldı şaşkınlıkla.

Duruyordu gözlerinin önünde bir paket kurabiye!

Çaresizlik içinde inledi,

"Bunlar benim kurabiyelerimse eğer; ötekiler de onundu ve paylaştı benimle her bir kurabiyesini!"

Özür dilemek için çok geç kaldığını anladı üzüntüyle.

Kaba ve cüretkar olan,

"Kurabiye Hırsızı" kendisiydi işte.
 
Yazar : Valeria COX
 
 
Son Tango Söylenirken...
     Genç adam, ilk gençlik yıllarından bu yana, ‘delikanlı’ vasfına ters düşen bir sabırla aradığı şeyi bulduğunu hissetse de yine de böyle bir şeye hiç de alışkın olmadığından temkinliydi. Çoğu zaman yaptığı gibi her ihtimâle zihninde yüzlerce tur attırıyor, mantığının çıkardığı sonuçların, yüreğince de onaylanmasının ardından, çok mutlu olması gerekirken ruhunda garip bir ürperti hissediyordu. Üniversiteyi bitireli iki yıl olmuş, çocuk sayılabilecek yaşlardan beri yazdığı şiirlerin ardından, bir yıl önce de ilk kitabını bastırmıştı. Bu ‘şair’ kimliği, bütün güzelliği yanında çevresinin onu ‘duygusal’ biri olarak görmesi gibi hiç arzu etmediği bir sonucu da doğurmuştu. Hâlbuki o, hayatın ‘denge’ ve ‘karar’ üzerine kurulu olduğunu daha yıllar önce idrâk etmişti. Hayatına yön verirken verdiği her kararda, duygularını ihmâl etmeden mantığını kullanırdı. Aşırılık ve abartı, sevmediklerindendi. Ona göre herşey, ilahî bir denge üzerine kurulu ve kararında olmalıydı. Ne çok fazla, ne çok az… Tam kararında…
Gençliğin deli dolu bir nehir misâli aktığı lise yıllarında bile kalbini boş tutabilmeyi başarmasını irâdeli olmasına bağlıyordu. Aynı tutum, üniversite döneminde de sürmüştü. Zirâ onun aradığı bir maceranın ötesinde katışıksız ve abartısız saf bir muhabbetti yalnızca ve ayrıca, ‘kendi geleceğini garanti altına almadan başkasının geleceğine ortak olmamak’ gibi bir ideâli vardı. Yâni kuru kuruya sevgi, hiçbir zaman aşk olamayacağı gibi, ona göre, bu, bir takım ihtiraslardan meydana gelmiş kağıttan bir kule idi sadece ve kimsenin bir başkasını bu kulede hapsetmeye hakkı yoktu. Bu anlayışın onu yalnızlığa mahkûm edeceğini bilse bile…
O, paylaşmak istiyordu. Sahip olduklarını sevdiği insanla sonuna kadar paylaşmak, tek arzusuydu. Kısaca, hayatı paylaşmak istiyordu: Eksisi ile, artısı ile hayatı paylaşmak… Kendinin ve sevdiği insanın sahip olduğu olumlu olumsuz ne varsa… Zirâ o, engellerin ancak el ele ve yürek yüreğe vererek aşılacağına inanıyordu. Yürüyemiyor ve sadece sol elini kullanabiliyordu ama bütün bunların paylaşmaya engel olduğuna inanmıyordu. Her türlü kimliğin ötesinde yalnız ‘insan’ kimliği ile sevilmeyi istiyordu. Çünkü insan, zaman içerisinde sahip olduğu her türlü kartvizit özelliklerini kaybedebilirdi, çok sağlıklı iken hasta olabilirdi, çok zenginken fakir kalabilirdi, çok ünlü iken kimsenin hatırlamadığı biri olabilirdi ve hâttâ genç ve dinamik bir dönemden sonra yaşlılık dönemi beklerdi insanı… Ama insan, doğumundan ölümüne dek hep insandı. Bu yüzden, şiirlerini okuyanların hayranlık dolu bakışlarından da hoşlanmıyordu; birçoklarına göre ‘üstün’ özelliklerini farkında olmayanların ‘acıma’ hissi ile dolu bakışlarından da… Her iki durumda da kendini mânen ezilmiş hissediyordu. O, bakışlarında hatâsı ve sevabı ile kendini görüp huzur bulduğu gözlerin peşindeydi. Ne mükemmel, ne de acınan… Sadece insan…
Yazarlık yönü hatırlatıldığında ise ‘bazıları yaşar, bazıları yazar… Ben henüz yazanlardanım.” derdi ama hükmünü veren kader, karşısına onu çıkarmıştı. Üniversiteden arkadaşıydı. Siyah gözlerinde ilk tanıştıkları günlerden beri hep kendini görmüştü. Ona durup dururken iltifat etmiyordu ama ihtiyacı olduğunda hep yanındaydı. Abartısız ama sevgi ve muhabbet doluydu. Saygılıydı ama sırf kırılmasın diye de düşüncesini gizlemezdi. Herşeyin ötesinde dost olduklarını düşünüyor ve bunun her ilişki için iyi bir temel olduğuna inanıyordu. Biliyordu ki dostluk, insanlar arasındaki her türlü ilişki de olduğu gibi evlilikte de önemliydi. Çünkü dostluğun temelinde peşin hükümsüz, riyâsız, istismar edilmekten korkmadan içten pazarlıksız, sınırsız, muhabbet dolu bir paylaşma vardı.
...…
O gün günlerden Cumartesiydi. Delikanlı, çıktığı yaz tatilinin ardından onunla ilk defa buluşacaktı. Artık herşeyi çekinmeden söylemeye karar vermişti. Bu kararı vermek, sırf onu tamamen kaybetmek korkusu yüzünden uzun sürmüştü. Aşık Veysel’i düşünmüştü sevdiği insanı tanıdığı ilk günlerde... Hani Veysel, evlendikten kısa bir süre sonra yarı yolda tek başına bırakılıp “Dost dost diye nicesine sarıldım./ Benim sadık yârim kara topraktır.” deyip serzenişte bulunmuştu ya... Onu tanıdıktan sonra bu konuda tereddüdü kalmamıştı. Gözlerini kaybeden fikir adamı Cemil Meriç’i hatırlardı sevdiğinin gözlerine baktığı zaman… Cemil Meriç’in, “Budala bir insan bile hayatının bir gününde tesadüfen kahraman olabilir; önemli olan hayatının her günü kahraman olabilmektir. İşte sen bunu başarmış bir insansın.” dediği eşi Fevziye Hanım’ı görüyordu onun gözlerinde…
..…
Genç kız, her zaman olduğu gibi telefonda söylediği saatte gelmişti delikanlının ailesi ile birlikte kaldığı eve… Mezun olduklarından beri onu ziyaret ederdi. Gerçi işe girdiğinden beri sadece çağrıldığı zamanlarda geliyordu ama yine de delikanlının ‘vefalı’ dostlarındandı.
“-Telefonda ‘sana söylemem gereken birşey var’ demiştin. Çok merak ettim doğrusu…”
Genç adam, derin bir nefes aldı. Kalbi, kafesinden çıkmak için çırpınan bir muhabbet kuşu gibi çırpınıyordu. Bayılacak gibi oldu. Ama verdiği hiçbir karardan dönmemişti o güne kadar ve yine dönmeyecekti:
“-Ben a… aslında” dedi kekeleyerek, “-Ben aslında nasıl söyleyeceğimi bilemiyorum.”
Kızcağız, her zamanki sakin tavrına koyulaşan merakını da ilave ederek endişeli bir tebessümle bekledi. Delikanlı, önceden söylemeyi planladığı hiçbir şeyi söyleyemeden gayet yalın devam etti:
“-Ben… Ben seni seviyorum Nergis.”
Genç kız, şaşırmıştı. Bunu hiç beklemiyordu. Gerçi zaman zaman delikanlının kendisine karşı bazı şeyler hissettiğini farketmişti ama bunu ifâde edeceğine ihtimâl vermemişti. Genç adam, donup kalan kızcağızın gözlerine bakarak devam etti:
“-Bunu söylemek çok zor oldu benim için… Zorluk, duygularımdan emin olmayışımdan değil, sadece seni tamamen kaybetme endişesindendi. İçimden bir ses, ‘ona karşı daha ne kadar rol keseceksin. Günün birinde nasıl olsa bir şekilde o senden kopacak. Ha bir müddet önce, ha sonra… Ne farkeder?’ diye mezun olduğumuzdan beri haykırmakta… Seni üzmek, incitmek istemedim hiçbir zaman… Ama yüreğimde fırtınalar koparken, sanki hiçbir şey yokmuş gibi yapmak, ‘riyakârlık’ gibi geldi bana… Duygusal bir insan olmadığını biliyorum; seni senin için yazacağım şiirlerle iknâ etmemin pek mümkün olmadığını ve hâttâ böyle birşeyin seni benden daha da koparacağını da biliyorum. Aslında senin sevdiğim yönlerinden biri de bu… Ben de zaten seni mantığımla seviyor ve seninle hayatı paylaşmak istiyorum. İnanıyorum ki Nergis; ikimiz de bunu başarabilecek güçteyiz. Ben sana; ‘ideâllerinden vazgeç’ demiyorum; sadece ‘gel; senin ideâllerini de, benim ideâllerimi de el ele verip beraber gerçekleştirelim’ diyorum; ‘hayatın karşımıza çıkardığı maddî manevî tüm zorlukları, beraber göğüsleyelim’ diyorum. Bunun alışılagelenden bir miktar değişik olduğunu biliyorum; ama elden ne gelir ki benim durumum bu… Hani gelecek planları yaptıkları kişilere karşı kendilerini gizleyen insanlar var ya… Bence bu çok anlamsız… Eninde sonunda gizlenen şeyler ortaya çıkmayacak mı sanki? Bu yüzden sana benimle ilgili herşeyi tüm yalınlığı ile anlatmak istedim. Karşılaşacağın herşeyi bilmeni istedim.”
Uzun uzun konuştu. Konuşurken sustuğu anda neler olabileceğini de zihninden geçirmeden edemiyordu. Kendi kendine artık onu göremeyeceğini düşündü. Bu âni çıkışın ardından ortaya çıkacak sonuç, hiç istemese de ‘ya hep, ya hiç’ olacaktı. Meselâ eskiden bir günlük hafta sonu tatillerini bile onunla geçiren sevdiği insan, birkaç günlük tatillerde bile onu aramayacaktı belki de... En kötüsü, daha önce kendisiyle ilgili birçok şeyi onunla paylaşmasına rağmen, hiçbir şeyi paylaşmayacaktı. Velhâsıl Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan da olabilirdi. Çünkü o, bir insana evlenme teklif etmenin “hayatımın geri kalan kısmını seninle yaşamak, paylaşmak istiyorum.” demek olduğu kadar “hayatımı geri kalan kısmında seni sadece ‘eşim’ olarak görmek istiyorum.” demek olduğunun şuurundaydı.
..…
Delikanlı sustu ve anlık bir sessizlikten sonra genç hanımın konuşmaya başlayacağını umdu ama o donuk bir ifadeyle susmayı, cevap vermemeyi tercih etti. Ateşle oynayan bir insan kendini ya da başkalarını gün gelip yakabileceğini nasıl olur da düşünemezdi; düşünememişti işte... Delikanlının samimi sevgisi, içtenliği, hayatı her şekilde paylaşma arzu ve çabası çok güzel şeyler olmakla birlikte onu, o ana kadar hiç yapmadığı bir şekilde yüreğine bakmaya zorluyor ve bu da genç kızı ürkütüyordu.
Sevdiği herşeyi onunla paylaşabilmiyor muydu? Oturup onunla hayata dair sohbet edebilip ne kadar yorgun ve hayata karşı dirençsiz olsa da onun içten ve mücadeleci halinden güç almamış mıydı? Ailesi onu hayatı konusunda çok serbest bıraktığı için onlara karşı kendini sorumlu hissederek, okuldaki herkesi ailesiyle tanıştırmak istediği halde “buna layık olan sadece sen varsın!” dememiş miydi? Ve nihayetinde delikanlı, yaptığı teklifi sürekli tekrarladıkça o, “yakın zamanda bu konuyu seninle konuşacağız” diyerek bir buçuk yıl boyunca açık bırakılmış kapıların önünde ona nöbet tutturmamış mıydı?
Evet, hepsini yapmıştı; yapmıştı ama... İşte bu “ama”dan sonra gelebilecek cümleleri ifade edebilecek ne yüreği oldu; ne de zamanı... “Evlilik, öyle kolay verilebilecek bir karar değil... Evlilik gibi bir kararı iki-üç ayda alıp evlenenlere şaşıyorum.” diyen genç kız, tıpkı “şaştığı insanlar” gibi iki-üç aylık bir süreçte bir başkasıyla evlenip sonsuz bir ufukta yitip gitmişti. Ve ondan geriye sadece çok sevdiği ve delikanlının “bu tango seni anlatıyor, senin için yazılmış Nergis...” dediği tangonun sıcak sözleri kalmıştı:
«
Ayşe
Bana gel bu yaz Ayşe.
Yetişir bu naz Ayşe.
Hasretin öldürüyor,
Merhamet biraz Ayşe.

Vakti geldi bağların,
En güzeli çağların.
Bu yerde sevdaların,
Çiçeği solmaz Ayşe.

Bana gel biraz Ayşe.
Yetişir bu naz Ayşe.
Hasretin pek çok,
Merhametin az Ayşe.

Ayşem... Ayşem...

Çıkagel de habersiz,
Birleşelim ikimiz.
Güllerden daha temiz,
Zambaktan beyaz Ayşe.

Geç te sevgi bağından,
İç gönül ırmağından.
Islanan dudağından,
Uzat bir kiraz Ayşe.

Ta ezelden bana yâr,
Ayşe gel de beni sar.
Yetişmez mi bu kadar,
Bu kadar niyaz Ayşe.
Fehmi Ege
»
Delikanlı, uzunca bir süre bu tangoyu eski kayıtlarının birinde Birsen hanım’dan dinleyip gözyaşlarını içine akıttıktan sonra yepyeni tohumlar ekmek için nadasa bıraktığı yüreğini, kaybettiği sevdiği için yazdığı son bir şiirle yepyeni yolculuklara uğurladı:


«
SON TANGO
Tango seven bir kız vardı eskiden,
İçine bastırdığı duygular vardı...
İnce bir hüzün sızardı sevincinden,
Birini bekler gibi ufuklara bakardı...
Geldi derken ufuktan bekledikleri,
Kayıp gitti sonsuza bir yıldız gibi erken...
Kimsece anlaşılmadı söyledikleri,
Yüreği kanayıp yüzü gülerken...
Mutluluğu hep uzakta aradı durdu,
Görmedi yanındaki yediveren gülleri...
Kendine kendince bir dünya kurdu,
Terkettiği dünyada kanattı bülbülleri...
Silindi izleri geçen güzel günlerin,
O tango bitti artık, silindi senin yerin...
»

07 Kasım 2001, Çarşamba

10.Eylül.1997'de yazılmaya başlanan bu hikaye, 7 Kasım 2001'de bitirilmiştir.
A.Ş.
www.sairalper.arnil.net.tr
 
Yazar : Alper Şirvan
 
 
Ana Oğul ve Öteki Kadın
     Sıkça tekrarlanan bir inanca göre "Anneler evlatları için yaşarlar".

Anneliğin bu fedakarlık boyutu üzerine yüzlerce yazı okumuşsunuzdur. Yazılmayan şudur: Annenin, "doğurduğum varlık için yaşamalıyım" kararı, ister istemez doğurduğu varlığın da onun için yaşaması özlemini barındırır içinde; en azından o varlık öyle hisseder.

Doğumla başlayan bu karşılıklı adanmışlık hissi, hayat boyu sürer.

Mitoloji, gökler tanrısı Zeus'un, Leda'yla birleşebilmek için kuğu kılığına girdiğini yazar. Leda kuğuyu alınca şöyle der:

"Bir kuğum olduğundan beri intihar etmekte özgür değilim artık"...

Çocuklar, hasretle beklenmiş kuğularıdır annelerinin... ve hayatına bir kuğu giren anne, "intihar etmekte bile özgür değildir artık..."

Lakin annenin bu esareti, ister istemez kuğusunu da tutsaklaştıracak ve bu ikiliyi aynı tutkunun prangalarıyla birbirine bağlayacaktır.

Onlar sevginin rehineleridirler artık ve şefkatin pamuktan kıskacında yaşayıp gideceklerdir.

Hayat, koruyucu meleğin kanatları altında öyle rahattır ki kuğular bir süre sonra alışırlar. Bu konfor alır götürür onları... Terli sırttaki bezler, gurur okşayan sözler, "Bak senin için bu börekler", "aman ne zahmetler"le hepten şımarırlar. Zamanla kart bir tavusa dönüştüklerinde bile "analarının biricik kuğusu" muamelesi görmenin tadından vazgeçemezler.

* * *

Erkek kuğular açısından öykünün devamı biraz değişiktir:

Günlerden bir gün "öteki kadın" çıkagelir ve aşk tanrısı Eros'un okunu fırlatarak ana-oğul arasındaki gönüllü tutsaklığın prangalarını çözer. Sonra da "evcil kuğu"nun tüylerini yolup, ona aslında Zeus olduğunu hatırlatır.

Ancak oğul için annesi, "ilk kadın"dır. Ondan sevgiyi, şefkati, fedakarlığı öğrenmiştir. O yüzden de, her yeni kadını, "ilk kadını" ile kıyaslar. Bu kıyaslama, üçgenin her üç ucu için de daimi bir mutsuzluk kaynağı olmaya adaydır. Bundan böyle oğulun tanıştırdığı her kız, annenin bakışlarında test edilecek oradaki bir ışıltıyla kabul görecek ya da bir bulut kümesiyle geri çevrilecektir. Annesini seven bir evlat için hayat, o adanmışlığı geri ödeyebilmek uğruna adanmış bir başka hayata dönüşecektir.

Hayat, üç bilinmeyenli bir denklemdir artık...

* * *

Bundan sonrası üçüne kalmıştır:

Fedakarlıkta sınır tanımayan bir anne, geceyarısı "Kuğumun sırtı açılmıştır, gidip örteyim" dedi mi, iş biter.

Bu durum karşısında kimi kuğular dilleri döndüğünce artık bir tavus olduklarını anlatmaya çalışırlar. Kimileri ise "öteki kadın"dan hiçbir zaman göremeyecekleri bu ilgiden gizli bir haz duyarak sırtlarını uzatırlar, kartlaşan tüylerini sevdirmek için...

"Öteki kadın"a, sinirle o tüyleri yolmak düşer genellikle... "Yolamayan" ise, bunun intikamını kendi oğluna aynısını uygulayarak alır. Nasıl olsa şimdi onun da bir kuğusu vardır; sırtını örtebileceği, eş seçebileceği... Her "öteki kadın", potansiyel bir "ilk kadın"dır çünkü... ve kendi öteki kadınlarını yaratır.

Sevgiyle ipotek konulmuş hayatlar silsilesi böylece kuşaktan kuşağa sürer.

* * *

Kıssadan hisse:

Bir evlada bırakılacak en büyük miras, özgürlüktür. Ona özgürlük devredebilmek için de önce sizin özgür olmanız gerekir.

Bırakın sırtını kendisi örtsün. Bu hem sizi, hem kuğunuzu özgürleştirecektir.

Anneler gününüz kutlu olsun.
 
Yazar : Can DÜNDAR
 
ORDA BAHAR GELDİ Mİ BİLMEM AMA...
(Birgün kasamızın küçük patikasından yukarıya doğru tırmanıyordum. Yanıma solgun yüzlü, on-onbir yaşlarında küçük bir çocuk geldi ve bana:
_Abla, size birşey sormak istiyorum, izin verir misiniz?.. dedi... Ben de ona gülümseyerek:
_Tabi sorabilirsin!.. dedim. Gözleri bir anda pırıl pırıl oldu ve:
_Ben.., şeyy, cennete bir mektup göndermek istiyorum!.. Bana bunu nasıl yapabileceğimi söyleyecek kimsem yok.. Acaba siz bana yardımcı olabilir misiniz?
Çok şaşırmıştım... Öyle ümit dolu, öyle yalvaran gözlerle bakıyordu ki...Ardından devam etti:
_Bana yardım ederseniz size anneme yazdığım bu mektubu
okuyabilirim... Tabi eğer bunu isterseniz!..
Gözlerim dolmuştu... Bir an duraksadım ve:
_Belki de sana yardım edebilirim küçük. dedim. Dudaklarında öyle bir gülümseme belirdi ki hala aklımda...
_Çok teşekkür ederim, gerçekten çok teşekkür ederim... Emin olun size büyüdüğümde mutlaka bu iyiliğinizin karşılığını ödeyeceğim...
_Hayır küçük, benim için hiçbir şey yapmana gerek yok... Sadece annenin mezarının nerede olduğunu söyle bana, bu yeterli!..
_Aaa, evet tabi kiii!.. Ama önce size mektubu okumak istiyorum.. Bunu istiyor musunuz?
_Sen bilirsin, bu özel bir şey olmalı...
_Evet çok özel ama size okumak istiyorum...
_Peki öyleyse.. dedim ve yürümeye başladık. Ardından da mektubu okumaya başladı:

ORDA BAHAR GELDİ Mİ BİLMEM AMA...
Hani, bir zaman bacağını kırdığım için,
Çok kızdığın küçük bir masam vardı...
Onu tamir etmek için çok uğraşmıştın hani...
Şimdi o 'kırık' masa benim tek arkadaşım...
Şimdi ağlamakla geçiriyorum günlerimi
O 'kırık' masanın başında...
Bir de pencerem var tabi...
Aa, o da ne penceremin önüne
Küçük, küçücük, 'zavallı' bir güvercin kondu...
Kim bilir kime ait...
Kim bilir annesi nerden...
Ben de ona benziyorum bir parça...
Onun gibi zavallı, yapayalnız...
Ama bu güvercin bence bir şeyleri işaret ediyor
Yoksa, yoksa bahar mı geliyor!..
Aman Allah'ım...
Yoksa, kışın o soğuk o karanlık günleri bitiyor mu?..
Lütfen, lütfen izin ver bana..
Bir kaç dakika dışarıya çıkayım...
Evet, evet bu masadan kalkmalı ve..
Ve dışarıya çıkmalıyım...
....
Şimdi geldim anneciğim..
Seni beklettiğim,
Birkaç dakika da olsa mektubu geciktirdiğim için
Çok özür dilerim!..
Bu birkaç dakikada ne çok şey gördüm bir bilsen...
Bir bilsen anneciğim,
O kuş cıvıltıları,
O yumuşacık güneş ışınları
Ve hiçbir zaman bana arkadaşlık etmemiş olan
Hayalimdeki sevgili arkadaşlarımın kahkahaları ile,
Sen gittiğinden beri
Benden nefret eden babamın bakışları,
O kadar farklı ki birbirinden..
Hayat bu mu anneciğim..
Hayat baharda kış yaşamak mı her zaman...
Hani, bana kardeşlik, mutluluk hikayeleri anlatırdın,
Hani hep bahardan, onun güzelliklerinden bahsederdin!...
Çiçeklerden...
Yemyeşil çimenlerden
Ve onların üzerinde zıp zıp zıplayan
Bembeyaz tüylü keçilerden...
Sen gittiğinden beri
Bunları anlatan kimse yok bana...
Aslında kimsenin,
Anlatacağı hiçbir şey yok!...
Halbuki benim o kadar çok var ki!...
Ama kime, nasıl anlatırım?..
Nasıl paylaşırım şu küçücük kalbime sığmayan
Kocaman sevgiyi...
Nasıl paylaşırım senin sevgini...
Hem, kim dinler kii beni...
Kim umursar...
Şimdi yanımda olsaydın
Ki herhalde yanımdasındır!
Herhalde bu güzel bahar gününde
Benim bu karanlık odada
Bu 'kırık' masanın başında
Yalnız başıma oturmama
Asla izin vermez
"Hadi birlikte dolaşmaya çıkalım" derdin
Ben sevinçle boynuna sarılır
Öpücüklere boğardım seni...
Sonra birlikte küçük tepemize tırmanır,
Orada ıslak çimenlerin üstüne otururduk..
Başımızı gökyüzüne kaldırır
O sonsuz maviliği seyre dalardık...
Senin dizine koyardım başımı sonra...
Ama sen yoksun kii...
Belki birlikte en mutlu olacağımız zamanlarda
Beni bırakıp gittin..
Yoksa orada burda olduğundan daha fazla mı mutlusun?..
Orda bahar geldi mi bilmem ama...
Burda bahar geldi...
Kimi canlılar yaşamına başladı yeniden,
Rengarenk çiçekler açtı,
Tabiat hayata döndü anneciğim,
Kış günlerinin bitişi
Yeniden hayata döndürdü onları..
Sen kışın bittiğinin farkında değil misin yoksa?
Kış bitti anneciğim,
Sen niye hala hayata dönmüyorsun?..
Orda mevsim hep bahar mı yoksa...
Kış geldiğinde burda solacağından mı korkuyorsun?..
Yoksa, yoksa bıktın mı bahardan?..
Yoksa orda hiç mi bahar gelmiyor?..
Özledin mi?..
Öyleyse buraya gel...
Yeniden mutlu olalım...
Seninle birlikte hayata yeniden başlayalım..
Korkuyor musun yoksa?..
Orda bahar geldi mi bilmem ama...
Burda çoktan geldi ve SENİ BEKLİYOR!...

Mektubu bitirdiğinde annesinin mezarına ulaşmıştık. Gözlerimdeki yaşları göstermemek için arkamı döndüm. Ağladığımı anlamış olacak ki:
_Özür dilerim, böyle olacağını bilseydim okumazdım. Sizi üzdüğüm için affedin beni...
_Ben önemli değilim küçük, şimdi bunun hiç önemi yok!..
Ve devam ettik yürümeye... Annesini isminin yazılı olduğu mezar taşını gördüğünde, hıçkırıklara boğuldu... O güne kadar hiç böyle içten ağlayan birini görmemiştim.. Onun bu halini gördüğümde ben de dayanamadım ve ağlamaya başladım... Sonra onu annesiyle başbaşa bıraktım.. Ağlamayı bırakmış, gözlerini hiç ayırmadan mezar taşını izlemeye koyulmuştu... Her tarafta bir ölüm sessizliği vardı. Sanki az önce cıvıl cıvıl olan doğa birden bire sus pus olmuştu.. Birazdan elindeki yeşil zarfı toprağın üzerine bıraktı ve yanıma geldi... Gülümsemeye çalışarak:
_Mutlu olmalısın, sen cennete mektup gönderen ilk insansın!.. dedim. O da gülümsemeye çalışarak:
_İsterseniz bu oyuna devam etmeyelim.. dedi.. Çok şaşırdım ve:
_Nasıl yani, ne demek istiyorsun sen küçük? dedim.
_Cennete asla mektup gönderilemeyeceğini biliyorum aslında ben.......
O an şoka uğradım, meğer bütün bunlar sadece...
Yere eğildim ve çocuğa sıkıca sarıldım... Sonra elinden tuttum ve geldiğimiz yoldan ikimiz de tek kelime konuşmadan geri döndük.. O günden sonra bir kaç kez daha karşılaştım çocukla ama ikimiz de nedense hep yere baktık ve hiç konuşmadık.. Bir ay sonra çocuğun yağmurda fazlaca ıslanıp zatürre olduğunu öğrendim. Evlerini buldum ama gittiğimde onu son kez görbilmek için çok geç kalmaıştım.. Çocuğun o günkü gözyaşları geldi aklıma ve onun için sevindim. Çünkü şimdi bir zaman mektup gönderdiği cennett, annesiyle birlikte.. Mevsim de BAHAR!..
 
Yazar : TugcE
SİHİRLİ İKİ KELİME
     Yaşamımızı sürdürebilmemiz için ihtiyacımız olan en önemli şeylerden biri sevgi. Sevgiyi ifadenin en iyi yolu da iki sözcük ... Seni Seviyorum.. Ama bir türlü rahatça çıkmaz ağzımızdan. Peki neden?

Sürekli birilerini sevme ihtiyacı duyarız. Sevildiğimizi duyabilmek, başka bir biçimiyle de ‘’onay’’ almak için elimizden geleni yaparız. Sonra da ‘’Bu kadar sevdiğim bir insan, bana nasıl böyle bir kötülük yapar’’ diye haksızlığa uğradığımızda acılar içinde kıvranırız. Her insanın sevgiliye, sevildiğini hissetmeye ihtiyacı vardır. Sevgilisi tarafından eşi, annesi,babası, kardeşleri, iş arkadaşları ve çevresinde önemsediği insanlar tarafından sevildiğini hisseden kişi nasıl da ayaklarının üzerinde güçlü durur.

BANA SEVDİĞİNİ SÖYLE!!!..

Kadınlar durmadan tekrarlanmasını isterler sevgi sözcüklerinin. Erkekler de kadınların ağzından bolca duyarlar bu sözcükleri. Kadınlar her seni seviyorum dediğinde ‘’ Sen de beni seviyor musun? ’’ sorusunun yanıtını da almak ister. Bu kendilerini güvenmediklerinden, karşılarındaki kişinin onları sevip sevmediğini kontrol etmek ya da sevdiğini bilmediklerinden değildir.

Yalnızca ‘’Hayatımdan memnunum, senin de memnun olmanı istiyorum ve elimden geleni yapıyorum’’ un cevabını alabilmek içindir.

SEVGİNE İHTİYACIM VAR!!!..

Kadınların nasıl yetiştirildiğini bir düşünün. Aileyi memnun etme, hayaller, aileyi memnun etme, çocukları sevme, koruma, bolca fedakarlık, fedakarlık... Tamam erkekler de bu ‘’memnun etme’’ lerle yetişiyor ama onlar ‘’maddi memnuniyetler’’ aşılanarak büyüyorlar. Kadınların ihtiyaçlarını karşıladıkları ölçüde sevgililerinden de emin olunmasını bekliyorlar. Bu onların sevgilerinin kanıtı haline geliyor. Ah bir bilseler insanın sevildiğini duymak ya da birini sevdiğini söylemek kadar ihtiyaç duyduğu başka şey olmadığını...

‘’Sana sevdiğimi göstermek daha çok hoşuma gidiyor.’’ Bu da erkeklerin ağzından sıkça duyulan bir cümle. Sevgiyi duymak kadar hissetmek de önemli . Ama o sihirli iki sözcük var ya, dünyaya bedel geliyor insana. Stresli, yorucu bir günün ardından ya da hayatımızda her şey yolunda giderken gönderilen bir öpücük, size sarılması yanında, gözlerinizin ta içine bakarak ‘’ Seni seviyorum’’ demesini istemez miydiniz.?

İSTEDİĞİM GİBİ DAVRANMIYOR...

Bambaşka iki kişilik farklı hayatlar... Bir araya gelip, uzlaşmak o kadar kolay mı? Doğrularınız arasında ortayı bulmak olduğu gibi, günahıyla sevabıyla kabul etmek... Zor,çok zor... Birini sevdiğimizde, onun kendi hayatına dair, bizim pek de görmek istemediğimiz huyları davranışları biçimleriyle bizi nasıl da huzursuz eder. Asla onun da kendisine ait bir dünyası olduğunu kabul edemeyiz. Her şeyi kendi açımızdan düşünür, ‘’Ben bu durumda öyle yapardım’’ der onu suçlarız. Sıklıkla da onda gördüğümüz hatalar zaten bizde var olanların yansımalarıdır. Karşımızdaki kişi aracılığıyla kendimizi eleştiririz. Başkalarında kusur bulmak ne kadar da kolay değil mi? Kendimize olan güvenimiz azaldığı ölçüde, mükemmel bir ilişki arayışımız da artar. Çünkü böylece mükemmel bir insan seçerek kendimize olan güvenimizi telafi yoluna gideriz. Aslında mükemmel gördüğümüz biri tarafından seçilmek içindir bütün yapılan.

Hayatta bütün gün ne kelimeler sarf ediyoruz bir düşünün.

İki güzel kelimeyi söylemek çok mu zor?..

SENİ SEVİYORUM...


Ekleyen: SUDE
 
Yazar : Bilinmiyor
 
Ölümle Gelen Geçiçi Ayrılık
     Liseyi aynı okulda okudular…Ama sadece arkadaştılar…Yıllar geçti ve Mayıs 98’de sevgi tohumlarını ekmeye başladılar. Ama nereden bileceklerdi ki sadece 5 yıl süreceğini.Ancak bu beş yıla o kadar büyük bir sevgi sığdırdılar ki melekler bile kıskandı.

Engin askere gitti Suna onu büyük bir özlemle bekledi… Sunanın birtanesi vatanına olan borcunu ödedi ve kavuştular : ))) Günler geçti ve sevgileri için ekmeye başladıkları tohumlar büyümeye başladı. Önce yuvalarını kurdular, sonra evliliklerinin birinci yılında aralarına minik bir misafir davet ettiler…O misafir şuan yolda ancak babası 29 gün once Melek oldu .Şuan Sunanın iki meleği var…. Biri karnında diğeri ise toprağın altında.

Sude’me
Babamız bizi hep görecek bebeğim…Sen sakın üzülme artık babacığın yanımıza gelemeyecek ama günü geldiğinde biz onun yanına gideceğiz.

Biricik Eşime

Sen rahat uyu birtanem. Sunan sana yakışır bir kadın Suden ise sana yakışır bir evlat olacak.Hep sen bırakıp gittin beni şimdi bekleme sırası sende….Kavuşacağımız günü sabırsızlıkla bekliyorum aşkım….


Seni Seviyorum….

YILLARCA SENİNLE BÖYLE EL ELE,
YÜRÜDÜK BİRLİKTE GÜZEL GÜNLERE,.
YOĞRULDUK İKİMİZ SEVGİ SELİNDE.
İKİMİZ İÇİN ÇAL, MEHTABA KARŞI,
KISKANIR MELEKLER BÖYLE BİR AŞKI.. : ) …
HEP SENİ SEVMEKLE GEÇEÇEK GÜNLER,
BİR ÖMÜR YETER Mİ GÜZELSE DÜNLER?
GÖNÜL ARZU İLE SESİNİ DİNLER.
İKİMİZ İÇİN ÇAL, MEHTABA KARŞI,
KISKANIR MELEKLER BÖYLE BİR AŞKI.
 
Yazar : Suna
 
SEVGİLİYE RANDEVU
     Büyük İstasyondaki danışma masasının üzerinde asılı duran kocaman yuvarlak saat altıya altı vardı. Demiryolunun olduğu taraftan henüz gelen uzun boylu genç teğmen güneş yanığı yüzünü kaldırıp tam zamanı görmek için gözlerin kıstı. Kalbi o kadar hızlı atıyordu ki onu şaşırtıyordu. Altı dakika sonra, son 13 aydır yaşamını dolduran, hiç görmediği, ama yazdıklarıyla onu hiç yalnız bırakmamış ve düş kırıklığına uğratmamış olan kadını görecekti.



Danışma masasına yanaşabildiği kadar yanaştı. Masadaki görevlileri kuşatmış insan halkasının hemen yanındaydı..



Teğmen Blandford çarpışmanın en yoğun olduğu ve uçağın çok sayıda düşman uçağı arasında sıkıştığı geceyi unutamıyordu. Düşman uçaklarından birinin pilotunun sırıtışını bile görmüştü.



Mektuplarından birinde ona koktuğunu itiraf etmişti ve bu çarpışmadan yalnızca bir iki gün önce de onun cevabı gelmişti: "Elbette korkarsın. Bütün cesur insanlar korkar. Kral Davut korkmadı mı? 23. Mezmuru bunun için yazmadı mı? Kendinden şüphe ettiğin bir sonraki sefer benim sesimi duymanı istiyorum: Ölümün gölgesi düşmüş vadiden geçerken hiçbir kötülükten korkmayacağım, çünkü sen benim yanımdasın." Teğmen onun dediğini yaptı ve hayalinde onun sesini duydu; bu, gücünü ve yeteneğini canlandırdı.



Şimdi onun gerçek sesini duyacaktı. Altıya dört var. Yüzü ciddileşti.



Büyük, yıldızlı tavanın altında insanlar gri bir ağın üzerine renk renk iplikler dokur gibi hızla yürüyorlardı. Genç bir kız yanından geçti, teğmen Blandford hareketlendi. Elbisenin yakasına kırmızı bir çiçek takmıştı, ama bu, kızıl bir ıtırşahiydi, anlaştıkları gibi kırmızı bir gül değildi. Üstelik bu kız çok gençti, 18’inde ya var ya yoktu, oysa Hollis Meynel 30 yaşında olduğunu ona açık açık söylemişti. "Ne olmuş, ben de 32 yaşındayım" demişti, aslında teğmen 29’undaydı.



Aklına o kitap geldi; Florida eğitim kampına gönderilen yüzlerce ordu kütüphanesi kitabı arasında Tanrının ona vermiş olması gerektiğini düşündüğü o kitap. İnsanın Esareti Üzerine adlı kitabın kenarına bir kadının elyazısıyla notlar alınmıştı. Kitabın içine yazı yazma alışkanlığından hep nefret etmişti, ama bu yorumlar çok farklıydı. Eskiden olsa, bir kadının, bir erkeğin kalbinin içini bu kadar sevgiyle, bu kadar anlayışla görebileceğine asla inanamazdı. Kitabın kapağında kadının adı yazılıydı: Hollis Meynel. Bir New York telefon rehberi bulup kadının adresini belirlemişti. Ona mektup yazmıştı ve kadın da mektubunu yanıtlamıştı. Ertesi gün, gemiyle Florida’dan ayrılmasına karşın, yazışmayı sürdürmüşlerdi.



13 ay boyunca Hollis Meynell onun mektuplarına cevap yazmış, hatta daha fazlasını yapmıştı. Blandford’dan mektup gelmediği zaman da yazmayı sürdürmüştü ve şimdi teğmen bu kadını sevdiğine, onun da kendisini sevdiğine inanıyordu.



Ama Hollis, teğmenin tüm ısrarlarına karşın ona bir resmini göndermemişti. Bu biraz kötüydü elbette. Fakat Hollis resmini neden göndermek istemediğini açıklamıştı: "Bana karşı duyguların gerçekse ve bu konuda dürüstsen, nasıl göründüğümün önemi yok. Güzel olduğumu varsay. O zaman bu nedenle benimle ilgilendiğin duygusundan kurtulamam ve bu tür bir sevgi midemi bulandırır. Farzet ki sıradan bir tipim (kabul etmelisin ki bu daha güçlü bir olasılık). O zaman da yalnızca yalnız olduğun ve başka kimsen olmadığı için benimle yazışmayı sürdürdüğünden kaygı duyarım. Hayır, lütfen benden resmimi isteme. New York’a geldiğin zaman beni görürsün ve kararını verirsin. Unutma ki her ikimiz de birbirimizle kalmakla ya da başkalarını aramakta özgürlük; seçimimizi yapacağız..."



Altıya bir var. Teğmen sigarasından derin bir nefes çekti.



Birden teğmen Blandfor’un uçağının motorundan bile daha hızlı atmaya başladı kalbi.



Genç bir kadın ona doğru geliyordu. Uzun boylu ve zayıftı; bukle bukle saçlarını, narin kulaklarının arkasına almıştı.



Gözleri menekşe mavisiydi ve dudakları ve çenesinde fazla sert olmayan bir kararlılık vardı. Açık yeşil giysisi içinde baharı andırıyordu.



Teğmen ona doğru hareket etti, yakasında gül olmadığı aklına bile gelmedi ve o, kadına yaklaşırken kadının yüzünde kışkırtıcı bir gülümseme belirdi.



Kadın "Aynı yere mi gidiyoruz, asker?" diye mırıldandı.



Kendini tutamayıp kadına bir adım daha yaklaştı ve onun hemen arkasında Hollis Meynell’i gördü.



Hollis, genç kadının arkasında duruyordu, 40’ını geçmiş hafif ağarmış saçlarını eski bir şapkanın altında toplamıştı. Balıketinden biraz daha toplucaydı; alçak topuklu ayakkabılarından kalın ayak bilekleri görünüyordu. Ama kahverengi kabanının yakasına kırmızı bir gül iliştirmişti.



Yeşil elbiseli kız hızla uzaklaşıyordu.



Blandford iki parçaya bölündüğünü hisseti; kızı izlemek için büyük bir arzuyla yanıyor, ama ruhu onunkine arkadaşlık etmiş ve onu hiç bırakmamış kadına da derin bir özlem duyuyordu. Yakasında kırmızı gül olan kadının tombul yüzü yumuşak ve aklı başında bir insan olduğunun ipuçlarını veriyordu; sıcak ve nazik bakışlı gri gözlerinin yanında kırışıklıklar vardı.



Teğmen Blandford duraksamadı. Parmakları, onu kadınla özdeşleştiren İnsanın Esareti Üzerine kitabının küçük, eskimiş, mavi deri kopyasını kavradı. Bu aşk olmazdı belki, ama çok değerli bir şey, aşktan da ender bulunan, şimdiye kadar olduğu gibi bundan sonra da hep minnettar kalacağı bir dostluk olurdu.



Geniş omuzlarını dikleştirdi, kadını selamladı ve ona kitabı gösterdi; ama konuşurken bile uğradığı düş kırıklığının şaşkınlığı içindeydi.



"Ben teğmen John Blandford ve sizde bayan Meynell’siniz. Benimle buluşmayı kabul ettiğiniz için çok mutluyum. Sizi... yemeğe götürmeme izin verir misiniz?"



Kadının yüzünde hoş görülü bir gülücük belirdi. "Tüm bunlar ne anlama geliyor biliyorum evladım" dedi. Temin "Yanından geçen yeşil elbiseli hanım bu gülü yakama takmamı istedi. Bana bir gün seninle gelmemi önerirsen, sana sokağın karşısındaki büyük restoranda seni beklediğimi söylememi rica etti. Bu bir tür sınavmış. Benimde Sam Amca’nın yanında iki oğlum var. Bu yüzden sana bir iyilik yapmak istedim."





Ekleyen: SUDE
 
Yazar : Bilinmiyor
 
KALBİNİZİ ISITIN
     Çok soğuk bir Denver sabahıydı. Hava hiç beklenmedik bi biçimde değişmişti. İlk önce sıcak hava karları eritmişti, kar suları fırtınanın açtığı kanallara dolarak veya dönemeçlerden, bahçelerden ve çitlerin altından daha aşağıdaki bölgelere doğru akarak gözden kayboluyordu. Sonra soğuk, intikam almak istercesine geri dönüp her yeri yeniden beyaza boyadı, kışın bir önceki darbesinden sonra hayatta kalmayı başarmış bitkileri dondurup, sokaktaki insanlar için de buzdan bir tuzak oluşturmuştu.



Böyle bir günde soğuk algınlığına yakalanıp evde oturmaktan ve annenizin size çorba yapmasını beklemekten başka yapacak bir şey yoktu. Yalnızca haber veren radyo kanallarını dinleyecek ve kendinizi fazla da sıkıntıya sokmadan kardan dolayı bir yerde mahsur kalma olasılığını düşünecektiniz. Günün böyle olması gerekirdi.



Oysa benim Denver Konferans Salonu’nda benim gibi nezle olamamış ve evde oturup annelerinin çorba getirmesini beklemeyen birkaç yüz kişiye konuşma yapmam gerekiyordu. Salonda toplanmıştık ve hava koşulları hakkında konuşmaktan başka yapabileceğimiz bir şey yoktu.



Telsiz mikrofonum için pile gereksinimim vardı. Tembellik yapmak için ne kadar kötü bir zamandı... Çantama yedek pil koymayı unutmuştum. Gerçekten başka şansım yoktu. Pile gereksinim vardı. Böylece, kafamı önüme eğip, yakalarımı kaldırdım ve takım elbisemin altına giydiğim incecik ayaklarımı sürüye sürüye rüzgara karşı yürümeye başladım.



Attığım her adımda ince pantolonumun yukarı çıkıyordu. Üşüyordum ve annemin bu havada bu aptal kıyafetle dışarı çıkmama asla izin vermeyeceğini düşünüyordum.



Köşeyi dönünce biraz ilerideki marketin küçük levhasını gördüm. Hızlı ve daha uzun adımlarla yürürsem akciğerlerimi yakan havayı bir kez daha solumadan ön kapıya ulaşıp sert rüzgardan kurtulabilirdim. Denver’deki insanlar burada kışları insanın hoş bir soğuga katlanmaları gerektiğini söyleyerek yabancılarla oynamayı severler. Akrabaları şehirde yaşamın nasıl olduğun sorduklarına Denverliler, "Burada kuru soğuk olur!" derler. Yalnıcza kuru soğuk mu? İnsanın poposunu dondurup nem ya da nemsizlikten söz ederler, saatte 40 mil hızla esen sert kutup rüzgarlarını sırtınıza yediğinizde nemin ya da kuruluğun hiçbir önemi kalmıyor.



Markette iki kişi vardı. Kasada duran kadın yakasına adının Roberta olduğunu gösteren bir kart takmıştı. Görünüşe bakılırsa Roberta da burada olmaktansa evde oturup kendi çocuğuna sıcak çorba yapmayı yeğlerdi. Ama gününü Denver’in içinde neredeyse terkedilmiş bir dükkanda çalışarak geçirmek zorundaydı. Bu kadar soğuk bir günde dışarı çıkacak kadar aptal birkaç kişi için bir fener, bir sığınaktı.



Soğuktan gelip dükkana sığınan diğer kişi, halinden memnun görünen, uzun boylu, yaşlıca bir beydi. Ön kapıdan çıkıp kendini rüzgarın ve buzla kaplı kaldırımların merhametine bırakmak için acelesi olmadığı belliydi. Adamın ya yolunu ya da aklını yitirdiğini düşünmeden edemiyordum. Böyle bir günde dışarı çıkıp bir marketteki malların arasında gezindiğine göre kesinlikle akılın kaçırmış olmalıydı.



Aklını kaçırmış yaşlı bir adamla ilgilenecek zamanım yoktu. Pile gereksinimim vardı ve toplantı salonunda birkaç yüz önemli insan yaşamlarında birşeyler yapmadan beni bekliyordu. Bizim bir amacımız vardı.



Yaşlı adam her nasılsa kasaya benden önce gitti. Roberta gülümsedi. Adam hiçbir şey söylemedi. Roberta adamın getirdiği ürünleri alıp yazar kasaya işliyordu. Yaşlı adam yalnızca şekerli ekmek ve bir muz almak içi soğuk Denver sabahında kendini sokağa atmıştı. Ne büyük bir hata!



Akıllı bir adam şekerli ekmek ve muz için bahara kadar bekleyip, sokaklar normale döndüğünde aylak aylak gezme fırsatını da değerlendirebilirdi. Ama bu adam farklıydı. Sanki yarını yokmuş gibi yaşlı bedenini dışarı sürüklemişti.



Belki gerçekten de yarını olmazdı. Ne de olsa çok yaşlıydı.



Roberta toplamı hesaplayınca, yorgun ve yaşlı el yağmurluğunun cebinde cüzdanını aramaya başladı. "Had ama" diye düşündüm. "Senin akşama kadar zamanın olabilir, ama benim yok!"



Arayan el, cepten, adamın kendisi kadar yaşlı bir cüzdan çıkardı. Kasanın üzerin birkaç bozukluk ve buruşuk bir dolar düştü. Roberta paralara bir hazineymiş gibi davrandı.



Adamın aldıklarını plastik bir torbaya koyduktan sonra tuhaf bir şey oldu. Roberta yaşlı adamla hiç konuşmadığı halde, yorgun ve yaşlı el kasanın üzerinden ona doğru uzandı; önce biraz titredi sonra titremesi durdu.



Roberta plastik torbanın tutacak yerlerin yavaşca adamın bileğine geçirdi. Boşlukta sallanan el kırış kırışttı ve yaşlılık izleriyle doluydu.



Roberta’nın yüzünde geniş bir gülümseme belirdi.



Diğer yorgun ve yaşlı eli de aldı. Şimdi her iki eli esmer yüzünün önünde tutuyordu.



Adamın ellerini ısıttı. Altlarını, üstülerini, sonrada da yanlarını.



Adamın geniş ama çökük omuzlarından düşmek üzere olan kaşkolunu aldı. Boynuna sıkı sıkı sardı. Adam hala bir şey söylememişti. Bu anı belleğine kazımak, istercesine duruyordu. Bu anın en azından tekrar soğuğa çıkana kadar sürmesini istiyordu.



Roberta yaşlı ellerinden kurtulmuş bir düğmeyi ilikledi. Adamın gözlerinin içine baktı ve işaret parmağını sallayarak onu numaradan azarladı.



"Bakın bay Jonson. Çok dikkatli olmanızı istiyorum" dedi. Sonrada bir an vurgu için sustu ve devam etti: "Sizi yarın da burada görmeliyim."



Bu sözler kulaklarında çınlayan adam gereken emirleri almıştı. Bir an duraksadı, sonra döndü ve yorgun ayaklarını güçlükle sürüyerek soğuk Denver sabahına yöneldi.



Sonradan anladım ki adam muz ve şekerli ekmek için gelmemişti. Isınmak için gelmişti. Kalbini ısıtmak için.



"Roberta!" dedim. "Bu gerçekten müşterilerine verilebilecek en iyi hizmet. O adam amcan ya da bir tanıdığın filan mıydı?"



Roberta bu harika hizmeti yalnızca kendisi için özel insanlara verdiğini düşündüğüm için neredeyse alındı. Ona göre herkes özeldi.


Ekleyen: SUDE
 
Yazar : Bilinmiyor
 
SULTAN İLE MİNİK KUŞ

Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde... Bin bir masal gizlenir, tek bir masal içinde.... Yaratılmış ne varsa, hepsi başka biçimde, yaşar giderdi uzak memleketin birinde...

Dağlar sıra sıra, ırmaklar şırıl şırıl, kuşlar cıvıl cıvıl iken, her nedense dertli, her ne hikmetle ise suskun bir minik kuş vardı... Cılız kanatlarının arasına alır küçücük başını, dalgın gözlerle uzaklara bakardı... Dünyaya gözlerini açtığı ilk günden beri, hâlinde bir başkalık görülmüş, kâlinde bir başkalık duyulmuştu ama, bu başkalık minik kuşu mutlu etmeye yetmemişti... O, arkadaşları başları yerde arpa atıştırırken, arpa derdinden ayrı gökyüzüne dalar, uzun uzun bulutları seyre dalardı...

-Âh, derdi, ne gün uçacağım... Bulutların arasına ne gün karışacağım...

Halbuki, tüm diğerlerinden önce başlamıştı kanat çırpmaya... Uçamamak gibi bir sorunu yoktu aslında. Lâkin, dahasında idi gözü... Daha yükseklere çıkabilmeyi arzu ederdi gönlü... Minik kuşun özlemi, öylesine büyüktü ki, zaman zaman yemeden içmeden kesilir, sesi soluğu kısılırdı... Onun bu hâlini gören annesi, tedirgin olur, üzülürdü ama, ne fayda... Bir kere gönle girdi mi sevdâ, kim ne yapabilir ki?

Geveze kargayı çağırdılar minik kuşun yüzü gülsün diye, olmadı... Karga ne söylese, ne dese, mahzûn bakışlar, yine mahzûn... Aşçı bıldırcına rica ettiler en sevdiği yemekleri pişirmesi ve mutlu etmesi için, bir şey değişmedi... Bıldırcın ne yapsa, minik kuşun gagası, yiyemeyecek kadar yorgun... Civardaki başka canlılardan yardım istediler... Kim ne etse faydasız... Doktor baykuş geldi, elinde ilâç çantasıyla tedavi etmek istedi ama o da bir şey anlayamadı... Bilge kırlangıca danıştılar en sonunda...

-Sen, dediler, çok yer gezdin gördün, bilgilisin... De hele, bu derdin çaresi nedir?

Kırlangıç, önce şöyle bir süzdü minik kuşu... Sonra, yavrusunun derdiyle dertli ananın yanına vardı, dedi ki:

-Sen, yavrunu seviyor musun?

Bu soruya içerledi ana kuş...

-Bu, dedi, nasıl soru... Bir ana sevmezse, söyle, kim sever yavrusunu?

Kırlangıç bir başka soru sordu hemen:

-Onu, her arzusunu yerine getirecek kadar sever misin?

Ana kuş heyecanla atıldı:

-Sen ne dersin a kırlangıç! Elbet severim! Ben onu canımdan öte tutar, gerekirse onun için kendi canımı ortaya koyarım... Yavrumun bir tebessümü için, bin yıl ağlasam gam yemem! Ben, anayım!

Bu içli sözleri duyan kırlangıç, gözlerinde biriken yaşı, ihtiyar kanatlarıyla silerken, bir yandan da ana kuşa şunları söyledi:

-Güzel ana! Görüyorum ki, sevgin pek engin... Yavrunun derdi, seni de yemede... O halde, tek çareyi söyleyeceğim sana... Bilesin ki, yavrunun devâsı, sevdâsını duyduğu göklerdedir... Bilesin ki, yavrun yanından uçmadıkça, hasret senin gönlünü dağlamadıkça, minik kuşun yüzü gülecek değildir...Onun bedeni burada ama, gönlü uzaklardadır... Gönlü bedeninden ayrı düşmüşün hâli, yavrunun hâli gibidir... Ko gitsin, sevdâsına kavuşsun... Umulur ki, senin duân ile uçması kolay, vuslatı tez olur...

Ana kuş, bu sözler üzerine ağlamaya başladı...

-Oy, dedi, oy! Bu nice derttir ki, bizi buldu... Başka kuşlar, analarının kanatları altında neşe ile cıvıldaşır dururken, benim yavrum beni görmez, kanatlarımın sıcaklığını hissetmez oldu... Yüzü gülmeden, dili ötmeden kesildi... Halbuki önceleri, ne de güzel söyleşirdik... İki arkadaş gibi, nasıl da hâlleşirdik...

Yavrumun gözlerimin önünde tükenmesini seyretmektense, onun hasretiyle tükenmeyi yeğlerim... Şifâsı ayrı düşmemizi gerektirse bile, ses etmem, feryâdımı sineme basarım... Hak bilir ki, ana yüreğini evlâdının ayrılığı delice yakar... Lâkin yanmaya da, kül olmaya da râzıyım... Yeter ki yavrumun yüzü güle...

Fakat, daha miniciktir... Kanatları inceciktir... Gönlü büyük arzuların peşine düşmüş olsa da, bedeni zayıftır... Kıymaz ki gönlüm onu yola koya... İki uçar, üçüncüde hâlsiz düşer, korkarım... İki çırpar, üçüncüde kanadında fer kalmaz... Söyle be hey kırlangıç, yavrumun canına ziyan gelirse ne ederim? Yokluğuna dayanmaya râzıyım ama, uzaktan da olsa, güldüğünü bilmek isterim... O canından olduktan sonra, benim çektiğim ayrılığın ne anlamı kalır?

Kırlangıç, ana kuşun inleyişini dikkatlice dinledi... Bir yandan da bilge yüzü, hüzünle gülümsedi... Dedi ki:

-Ayrılıklar, hep böylesi yamandır... Seven için hasretlik sanki alevdir, nârdır.... Ama biliyorum ki, sen yanmaya râzısın. Senin dileğin o ki, yavruna bir şey olmasın. Yolu ve yolculuğu emin olsun, hasretini çektiği yere, sağ sâlim kavuşsun istiyorsun. Bilirim ki, çekeceğin acının değil, yavrunun başına bir iş gelmesinin endişesi içindesin. Murâdın o ki, şifâ için çıkacağı hasret yolunda, yavrun, kurda kuşa yem olmasın...

Ana kuş bu sözler üzerine:

-Hay, dedi, gönlüne sağlık! Ne de güzel tercümânı oldun rûhumun... Söyle hadi! Kim olacak yoldaşı minicik yavrumun?

Kırlangıç, yüzünde kendinden emin ve muhabbet dolu bir edâ ile cevap verdi:

- Korkma! Onu öyle bir kanat götürecek ki, kırk ülkeye uçsa yorulmaz... Öyle bir kanat ki o, yıldırıma da, doluya da nazı geçer... Yavrunun dermânının tükendiği yerde, o alır, uçurur onu... Tasa etme! O kanadın altına sığınıp da giden, sadece şifâya değil, sefâya da kavuşur... O sefâ ki bütün âlem aramada, lâkin ona sadece, hasret çeken kavuşmada... Sanma ki başınıza gelen derttir. Şüphe duyma, emin ol ki, bu ancak Allah katından verilmiş bir nimettir...

Ana şaşkınlıkla bakındı kırlangıca. Bir şey anlamadı ama, dermanı bile cefâ olan bu derdin nimet oluşundan, yine de itiraz etmedi. Yavrusunun mutlu olacağı ümidiyle, kırlangıcın verdiği umuda sımsıkı sarıldı. Hatta nice zaman sonra gelen bu ümit karşısında, mutlulukla karışık bir acı içinde, hem güldü, hem ağladı.....

Kırlangıç, yavrusunun huzura ermesi için, her şeyi yapmaya hazır bu fedâkâr ananın hâlinden çok etkilendi. Ve koca ömründe, “sevdiği için kendinden geçmeye râzı olmuş” ne kadar da az varlık tanıdığını hatırladı... Hiç farkında olmadan, bu nâdir güzelliği seyre dalmıştı ki, ana kuşun sorusuyla kendine geldi:

-Ey kırlangıç! Ne diye yüzüme bakar durursun? Hadi durma, yavrum tez zamanda yola koyulsun!

Anadan destur çıkar da, durmak olur mu? Kırlangıç, hemen minik kuşun yanına uçtu. Olanı biteni anlattı... Minik kuş, duyduklarının tesiriyle, günlerden sonra ilk defa gülümsedi... Sanki canına can geldi, kanına kan eklendi... Tez bitirdi hazırlığını... Anasının kanatlarına sürdü yanaklarını... Ana, yürekli göründü, ağlamadı. Yuvadan uçacağı için yüzü gülen bir yavruya, sitem ederdi belki başka bir ana olsaydı. Ama o, hayır duâ etti. “Sen mutlu ol da, sen huzurlu ol da, yeter!” dercesine baktı yavrusunun ardından... Ne zaman ki, minik kuş, gözden iyice kayboldu, işte o an, ana kuş, hıçkırıklara boğuldu..... Dedi ki:

-Sen ne güzel yavrusun!Yolun açık, üzüntün sürûr olsun!

Kırlangıç, emâneti ehline bir an evvel kavuşturmak için sabırsızlanıyordu. Zira emânete hıyâneti, büyük bir ayıp bilirdi. Ana kuşun kendisine duymuş olduğu güveni yıkmaktan Rabbine sığınarak, minik kuşu alıp yola koyuldu...

Üç gün sonra, cennet gibi bir bahçeye vardılar. Günlerce sürdüğünden yolculuk, pek yorgundular. Lâkin ikisinin de duracak hâli yoktu. Ve nihayet, huzur için, huzura alındılar...

Minik kuş, huzura girer girmez, titremeye başladı... Karşısında duranın heybeti, aklını aldı... Aklı da gidince minik kuşta artık ne kalır? Zaten bedeni ince, kanadı cılız bir şey... Bir de baktı sus-pus olmuş dili artık şakıyor... Minik kuş kendi hâline, herkesten çok şaşıyor... Dedi ki:

-Senin bir tek bakışın, şu dilimi çözdü ya... Sana gelmenin sevinci, yüzümü güldürdü ya... Anam, evim, dostlarım, gözümde hiç olarak, hasretinin hançeri, yüreğimi deldi ya... Buyur heybetli sultan! Şu can sana kul olsun! Sen yürü, zayıf bedenim, ayağına yol olsun! Sen bana Yâr, ben sana köle olam...

Eğer bensem şu karşında konuşan, onu da sende öldür, kurban et gidiversin! Şu varlığım emrinle, yokluğa çıkıversin! Artık başkalarına bakmak olamaz bana, ki her baktığım yüz de, yine ancak sen ola... Bundan böyle başkası yok, sen varsın. Nefesim, kanım, uçtuğum kanatsın...

Sultan, o kendine has bambaşka nazarıyla, gülümsedi minik kuşa... Bu gülümsemeyle, minik kuşun nicedir lâl olan dili, temelli coştu:

-Gün bu gün ki, Burak da sensin, son durak da... Başımı sana yasladım... Kanadımı kanatların karşısında kırdım! Teslimim işte, al, uçur beni... Eğer, senin varlığına rağmen, sen “korkma!” demene rağmen korkacak olursam, bu benim ayıbımdır. Her korkunun ardından, sırtımı yasladığım sensin...

Cehlime rağmen ukalâca davranır, sorgularsam emirlerini... Ve sonra aczimin bir değil bin kâinat kadar büyüdüğü demlerde, çaresiz ve suçlu bir çocuk gibi yine sana dönersem, bağışlar mısın beni? Kabuğunu beğenmeyen kestane olmak, ne korkunç! Eğer varlığımın ve yokluğumun yegâne sebebi iken, sana karşı densizlik edersem, bilirsin ki bu ancak, benim terbiyesizliğimdir... Bütün eksikliğime, çirkinliğime rağmen bana gülümsemen, edepsizliklerim karşısında sabır ve olgunluk göstermense, senin yüceliğinin şânıdır...

Zayıf kanatlarıma gücünden güç ihsan et... Ben, garip bir kuşum...Eğer, senden ayrı uçmaya kalkışırsam, ilk şimşekle kanatlarım tutuşur, ilk fırtınada oradan oraya savrulurum... Yolumu, yönümü şaşırır, helâk olurum...

Güzel Sultânım! Oysa sen, göklerin sahibiyle muhabbet edensin... Sen, en deli fırtınalara nazı geçensin... Sen yanımda olunca, ne rüzgârdan korkarım, ne doludan... Yol göstermene muhtâcım... Bu hâlimle senden nasıl ayrılabilirim? Senin ayrılığın, bana vurgun gibidir... Tut elimden! Uçur beni ne olur! Sen gülümse, her eziyet gül olur...

Bilirsin ki, yüzünü lutfedersen, herkesi bırakır, ancak sana bakarım... Yüzün , Cemâlullah’tan nûr, bakışın şifâdır senin... Şu âlemde zenginliğim, ancak nazarındır benim...

Sen, canıma can katan sultan! Başkaları, sevdiklerinden ayrılmaya dayanamazken, ben, senden ayrı kalmaya nasıl dayanabilirim? Azarlaman da gülmen de ne güzel... Bırakma beni... Her ayrılığın yarasına dayanırım ama, senden ayrılmanın acısı tüketir beni... Sevdiğinden ayrıldığı için ağıt yakıp feryât edenlere kızan gönlüm, acep senden ayrı düşerse, kınadıklarından bin beter olmaz mı?

Oy sultânım! Yoluna kul olayım! Sen uçurmazsan, ben nasıl uçayım?

Gönül sultânı, hem inletti minik kuşu, hem de aslında kendisinin olan inleyişi, minik kuşa mâl eyleyip, inleyişinden ötürü kuşu methetti... Cömertti...
Nicelerine, nice hâller hediye ederdi... Minik kuşa dedi ki:

-Gel! Tutun bana! Bilesin ki bu andan sonra, sen bıraksan, ben bırakmam! Hadi! Sıkı tutun! Çok yükseklere, nicedir hasretini çektiğin yerlere götüreceğim seni! Arkana bakma artık! Hadi! Kapat gözlerini!

........................

Ve geriye, sonsuz bir sürûrla uçmak kaldı.................
Uçtular, uçtular, uçtular.............























 
Yazar : Neslihan Nur TÜRK
GÜL VE SU
     Bir gün bir GÜL SU'ya aşık olur.....birlikte yaşarlarken GÜL SU'dan hoşlanır ama bunu
ifade etmeye cesareti yoktur.
zaman geçer ve GÜL tüm cesaretini toplayıp SU'ya sevgisini ifade eder
"seni seviyorum der" SU'ya...ama SU cevap vermez...GÜL aşkından etrafa daha güzel kokular saçar
mutludur ama SU'nun sevgisine karşılık vermediği için umutsuzdur....GÜL her fırsatta suya
seni seviyorum der ama SU kararsızdır.
GÜL SU'ya tekrar seni seviyorum sana aşığım delicesine der....SU bir süre bekledikten
sonra GÜL'e bende evet bende seni seviyorum der....GÜL mutluluktan havalara uçmuştur....
herzamankinden daha fazla güzel kokular saçar...aradan birkaç gün geçer GÜL tekrar SU'ya
seni seviyorum der SU "bende seni seviyorum"diye cevap verir....sonraki gün GÜL tekrar SU'ya
"seni seviyorum" der
su yine aynı şekilde karşılık verir "bende seni seviyorum" der.....

artık GÜL durmadan SU'ya sevdiğini söyler SU bu duruma bir türlü anlam veremez....
GÜL artık her 2 3 saatte bir SU'ya "seni seviyorum" der
SU; "ya tamam bende seni seviyorum ama sürekli tekrarlatmanın anlamı yok" der...
GÜL pes etmez ve yine "seni seviyorum" der ama SU artık yavaş yavaş sinirlenmeye başlar
neden sürekli beni aynı şeyleri söylememi tekrarlatmak zorunda kalıyorsun."bende seni seviyorum
dedim ya ".....

günler GÜL'ün SU'ya "seni seviyorum" demesiyle geçerve günün birinde GÜL hastalanır....
ölmek üzeredir artık gül...eski güzel kokular saçamıyor eskisi kadar mutlu değildir...
tek tesellisi başucundaki SU'dur.
.SU GÜL'ün b durumuna çok üzülür...GÜL yaşamının son dakikalarında bile SU'ya onu sevdiğini tekrar eder.
SU "Bende seni seviyorum diye karşılık verir...
SU ağlamaklı bir sesle ;
"ne olur beni yalnız bırakma" der ama GÜL'ün verdiği yanıt şudur sadece:seni seviyorum......
SU bu yanıt karşısında şaşırır ve "bende seni seviyorum"der . ve tam bu sırada GÜL ölür.....
SU bu olaydan sonra günlerce ağlar durur...
aklına takılır GÜL'ün ölümüne sebep olan hastalığını merak eder bir bilgeye sorar
"sevdiğim hayatımın anlamı GÜL neden öldü?"
bilgenin verdiği cevap karşısında su donar...
bilge şu cevabı verir:
BU GÜL SUSUZLUKTAN ÖLDÜ ONA SADECE SENİ SEVİYORUM DEMEK YETMEZ.....

ÖNEMLİ OLAN SEVDİKLERİMİZE SEVDİĞİMİZİ GÖSTERMEK DEĞİL ÖNEMLİ OLAN ZAMANINDA SEVDİKLERİMİZİN DEĞERİNİ EN İYİ ŞEKİLDE ANLAMAKIR....((BLACKSORROW))
 
Yazar : BLACKSORROW
 
HAZİN BİR VEDA

Saat hayli ilerlemişti. Bir çok evin ışıkları sönmüş, neredeyse bütün şehir uykuya dalmıştı.

Ama her nedense, gecenin iyice koyulaştığı, yıldızların sessiz ve karanlık şehri kısmen de olsa aydınlattığı bir saatte, bir tek o evin ışıkları sönmek bilmiyordu.

Öyle ki, vakit çok geç olmasına rağmen, bir de çocuk sesi geliyordu. Ço-cuk ağlamaklı bir sesle, belli belirsiz bir şeyler söylüyordu.

Sokağın sessizliğini bozan, sadece çocuğun sesi değildi. Onun sesini bas-tıran çok daha huzursuz iki ses daha duyuluyordu ki, bunlardan biri çocuğun an-nesine, diğeri de babasına ait olmalıydı.

Hasılı, yalnızca üç kişiden ibaret olan bu küçük aile, her nedense şiddetli bir tartışmanın içinde, o geç vakitte, ayaktaydı...

Aynı evi paylaşan iki insanın, birbirine bu denli sert ve kırıcı konuşmasını anlamak zordu. Birkaç yıllık evliliklerinin en güzel meyvesi olan küçük yavru-cak da babasının ve annesinin bu halinden belli ki fazlaca etkilenmişti.

Tartışma dinecek gibi görünmüyordu. Bir süre sonra, kadının ağlayan sesi duyuldu. Adam, sinirli bir tonda bağırıp, aynı sinirli halle eşini ve çocuğunu bı-rakıp, kapıyı çarparak çıktı evden. Merdivenleri de aynı sinirle iniyor, öfkeden her yanının titrediğini hissediyordu.

Arabasına bindi ve titreyen ellerine güçlükle hakim olduktan sonra çalıştı-rabildiği arabasıyla, sessiz sokağa acı bir firen sesi yayarak, hızla uzaklaştı.

Bir yandan rasgele bir yolda gidiyor, bir yandan da düşünüyordu:

Ne güzeldi eski günler... Nasıl da sevmişlerdi birbirlerini. Sanki evlenme-lerine izin verilmese, kapkara sevda denizlerinde boğulacak gibiydiler. Nişanları olduğunda, ikisinden mutlu kimse yok gibiydi dünyada. Sonra en mutlu günleri, düğünleri...

Anlayış, sevgi ve huzur dolu günler, güzeller güzeli bir yavrucak... Bera-ber tanımışlardı hayatı. Acıları ve sevinçleri beraber taşımışlardı. İyi de, o mutlu yuvayı bu hale getiren neydi? Sahi, ne için kavga etmişlerdi? İlginç ama hatır-lamıyordu.

Herhalde, hayatın, zaman zaman çekilmez olan yükü ağır basmış, her iki-sine de hiç olmayacak laflar ettirmişti. Halbuki daha bu sabah ne güzel muhab-bet etmişlerdi kahvaltı sofrasında.

“Yakışmaz!” dedi kendi kendine. “Bunca güzel seneyi, sevgimizi, yavru-muzu ve hatıralarımızı, basit bir tartışmaya feda etmek bana yakışmaz!”

Düşündü...

Hala seviyordu karısını. Üstelik sabah işe uğurlarken, o da “Seni seviyo-rum” dememiş miydi? Minik yavrusunun yanaklarından öperken, ondan hiç ko-pamayacağını hissetmemiş miydi?

Her akşam, günün yorgunluğunu çıkarmak ve huzur bulmak için, bir an evvel kavuşmak istediği yer yuvası; herkesten çok ihtiyaç duyduğu insanlar, eşi ve yavrusu değil miydi?

“Hayret!” dedi içinden. “Demek şeytan, en mutlu yuvaları bile, böyle bir anlık öfke ve gaflet anında tuzağına düşürüyor.”

Hayır!

Şeytana izin vermeyecek, bir ömür temennisiyle evlendiği eşine, yine bir ömür mutluluk azmiyle geri dönecekti.

Tüm bu düşüncelerle giderken, evinden de iyice uzaklaşmıştı. Ani bir ka-rarla direksiyonu kırdı ve geri döndü. Herhalde biricik eşi de onun gibi pişman-lık duyuyor ve pencere kenarına oturmuş, onun yolunu gözlüyor olmalıydı. Mi-nik yavrusu ise, muhtemelen uyuyup kalmıştı.

Tam da bu hayallerle giderken, anlam veremediği, daha önce hiç duyma-dığı bir sesle irkildi. Aman ya Rabbi! Kıyamet mi kopuyordu? Tarifsiz bir korku ile doldu birden. Sonra, yer beşik oldu sanki. Arabanın içinde, kontrolsüz kal-maktan korkarak,biraz daha yol aldı. Sarsıntının şiddetlenmesiyle beraber, çare-sizlik içinde durdurdu arabayı ve güçlükle dışarı çıktı.

Dehşetli bir manzara! İşte resmen arz yarılıyor, bu yarılmanın etkisiyle olacak, büyük bir gürültü kopuyordu. Ayakta durmanın imkanı yoktu. Hiç bit-meyecek, hiç durulmayacak gibiydi...

.........

Ortalık, onun şaşkınlık üstü bir hayretle izlediği kargaşadan sıyrılıp sakin-leştiğinde, yavaşça doğruldu. Etrafa bakındı. Karanlıktı. Biraz önceki gürültüye inat, kararlı ve ürküten bir sessizlik vardı. Şehirden oldukça uzak olmalıydı. Sa-atlerce sürdüğünü sanmıştı ama, bir dakika bile olmamıştı o müthiş sesi duyalı ve yer sallanıp durulalı...

Güvenli bir yerdeydi fakat olaya seyirci kalmak bile fazlasıyla etkilemişti. İlk şoku atlatır atlatmaz, eşini ve çocuğunu hatırladı. Var gücüyle bastı pedala. Onları ne derin bir hisle sevdiğini hissetti tekrar.

Şehre yaklaştığında korkusu ziyadeleşmiş, gördükleri karşısında ne düşü-neceğini iyice şaşırmıştı.

Gözleri, yaklaşık üç saat önce büyük bir sinirle terk ettiği sokağı arıyordu. Yıllardır oturduğu sokak, bir anda nasıl da tanınmaz bir hal almıştı!

Şaşkınlığı, attığı her adımda çoğalıyor, düşünme melekesini kaybettiğini, aklını yitirdiğini hissediyordu.

Bir an, gözlerine inanamadı. Çıldırmak bu muydu? Yere yığıldı... Mah-volmuş, kahrolmuş, tükenmişti işte...

Zira, tanınmaz hale gelen sokakta, yaşadığı ev de tanınmaz bir hal almış, üç katlı binadan, sevgili hanımından ve güzel yavrusundan geriye sadece, düm-düz bir enkaz yığını kalmıştı.


 
Yazar : Neslihan Nur TÜRK
EVLATLAR YÜREKTE BÜYÜR
     Okulda birinci sınıf öğrencileri, bir aile fotoğrafı üzerinde tartışıyorlardı. Fotoğraftaki küçük çocuğun saç rengi ailenin öteki bireylerinin saç renginden değişikti. Öğrencilerden biri o küçük erkek çocuğunun belki de evlat edinilmiş olabileceğini söyledi.

Onun bu sözünü duyan Jocelynn Jay adında küçük bir kız ögrenci, birden sesini yükseltti:

- Ben evlat edinme konusunda her şeyi bilirim, çünkü ben de evlatlığım !...

Sınıftaki bir başka ögrenci sordu:

- Madem biliyorsun bize de anlatsana ... Evlat edinilmek ne demektir?

Jocelyn, kendinden emin bir biçimde bilgisini özetledi:

- Annenin karnında değil, yüreğinde büyümüşsün demektir.

Ekleyen: SUDE
 
Yazar : Bilinmiyor
 
BENİM İLK NEFESİM,SENİN SON NEFESİN
     Benim baba özlemim 07.08.2001'den beri içimdedir.Bu tarihten önceleri baba özlemi,baba yokluğu nedir bilmez idim.

Dünyaya geldiğimde yanımda kim vardı bilemezdim ama ,kendimi bilmeye,benim ben olduğumu anlamaya başladığımda yanımda hep babam var idi.Ben evin tek evladı olarak,babamın otoritesi sayesinde malesef hiç şımaramadım.Nedeni ise ergenlik çağına gelene kadar babamın ve annemin yanında bir evlat muamelesi haricinde,ayrıyeten bir çanta mumelesi görmem
idi....

Babam kısa boylu ,esmer,ince bıyıklı,sert bakışlı bir insandı.Ama bir okadarda şakacı,paylaşımcı biriydi.Ben babamı 4 yaşında keşfetmeye,onun babam olduğunun bilincine varmaya başlamıştım.Gerçi yüzünü akşam 17:00'de görüyordum.Çünkü herkesin babası gibi benim babam gibi Allah' şükür çalışıyordu.17:00' de eve geldiğinde hasret kaldığım yüzüne 5 dakika bakabiliyordum,nedeni ise ayak üstü birşeyler atıştırıp soluğu emektar arkadaşlarının yanında pişpirik partisinde almasıydı.Garip Süleyman hasretliğine babasının eve getirdiği sus paylarıyla devam ediyordu.Ancak saat 20:00 gibi kapı açılır,babam içeri girer sus payları ile avunduğum hasret yerini babamın kendisi ile takas eder,dünyalar benim olurdu....

Yaşım 5.5 olduğunda babamın eline tutunarak gidilen yolu çözmeye çalışyordum.Ve bu fazla uzun sürmemişti,o yol okul yoluydu.Ve müdürün odasınnda babamın ağzından çıkan şu cümle beeleğimden hiç ama hiç çıkmadı:''MÜDÜR BEY,ETİ SİZİN,KEMİĞİ BENİM''...Ve ben bu cümle ile okula başladım,ne teşekkür,ne takdir getirdim ama sınıftada hiç kalmadım...


İlkokula başladığım zamanlarda sürekli başım dönüyor,gözlerim kararıyor,ateşim fırlıyor,karnım ağrıyordu.Ben çocuk olduğum için ağlamakla,babamda büyük olduğu için düşünmekle meşgul idi.Ama fazla düşünmedi,önce evladım dedi ve işini gücünü bırakıp soluğu hastanede aldı.1 ay boyunca dolaşmadığımız üniversite,hastane kalmadı.AMA beklediğimiz teşhis birtürlü gelmiyor,bu babamın sabrını taşırıyor ve bizi hastanelere mahkum ediyordu.Ve beklenen teşhis sonunda geldi,Kara mehmet in oğlu,ÖLMEYECEK AMA ÖLENE KADAR SÜRÜNECEK bir hastalığa sahip idi.Kara mehmet in oğlu ''AKDENİZ ANEMİSİYDİ ''.Babam ne olduğunu anlamaya çalışıyor,o sırada gözleri doluyor ve bana sarılarak hıçkıra hıçkıra ağlıyordu,o nun bu halini görünce bende başlıyordum ağlamaya,baba oğul ağlıyorduk....


Ortaokul seviyesine geldiğimde,hastalığını kabullenmiş biri olarak hayatımı sürüdürüyordum.Babamın aşırı sıkı yönetimi devam ediyordu,dedim ya babam aşırı otoriter idi ve bu aşırılık bilek gücünede yansıyor idi.Elimi tutan elleri bu sefer terlik tutuyor,beraber ders çalıştığımızda çözemediğim her problem,okuyamdığım her cümle terlik olarak bedenime geri dönüyordu,ama olsundu,o benim babamdı,benim iyiliğim için yapıyordu...


Süleyman sonunda büyüdü,ama babası hala yanındaydı,askerlik muhayenesinde çocukken teşhisi konulan hastalık tekrar karşıma çıktı ve benim hastalığımı ispat etmek için hastaneye yatmam gerekliydi,bunu babamla beraber öğrendik,yatış işlemlerim oldu ve ayrılık vaktinde 14 sene önce dolan gözler tekrar doldu,ve belleğimden silinmeyen ve hiç silinmeyecek bir cümle daha çıktı dudaklarından '' ALLAH DERMAN VERSİN ''...


Süleyman artık iyice büyümüştü,ama babanın görevi bitmemişti.Aslında bu görevi için henüz daha erkendi...Ama görev paylaşımı diye birşey vardı.Babam 1999' da ameliyat olmuştu ve bağırsak kanseri teşhisi konmuştu,ameliyattan sonra 2 sene yaşma şansı vardı.Babam ameliyatı oldu ve 2 ayda toparlandı,ama kanser olduğunu bilmiyordu.Görev sırası bendeydi,evin tek evladı olarak evlenmem gerkliydi,o nun mürüvet görmesi hakkıydı.Baba hadi memlekete,kız istemeye dediğimde gözlerinin içi parladı.Ve süleyman 1 ay içinde BABASI için kendini feda etti.Süleyman artık evlenip yuvasını kurmuştu,babsı için yapmıştı bunu...

Aradan 2 sene geçti,bu 2 sene boyunca çok hastalandı,çok iyileşti,kemoterapiden saçları döküldü,o biliyor ama bilmiyordu,ben biliyor ama bilmek,kabullenmek istemiyordum..


Ve tarih 14.06.2001,babam yatağa bağlandı,ve birdaha hiç ama hiç kalkamadı,neşe dolu ses tonu,iniltiye döndü,gülen yüzümüz bir daha gülemedi ve babamın içine doğdu beni afyona götürün dedi,ama ben gidemedim..haftada 1 kez yanına gidiyordum,son gidişimde gece yarısı süleyman,oğlum beni tuvalete götür dedi,götürdüm,elini lavaboya dayadı,dermanı kalmamıştı ve belleğime kazınan son sözü:'' oğlum benden hayır yok ben ölüyorum yavrum'' idi...ben baba saçmalama,iyi olacaksın,torunun ile parka gideceksin,gezeceksin diye teselli vermeye çalıştım...

ertesi günü İstanbul a döndüm,çalan her telefon kabus gibi geliyordu,ve kabusum 5 gün sonra gerçek oldu...babam 07.08. 2003'te yatağında sessizce 06.30'da hayata gözlerini yummuştu ve o benim hep yanımdayken ben onun son nefesinde yanında olamdım....


BABCIM SENİ ÇOK ÖZLEDİM,SEN SEN GİTMEYECEKTİN,TORUNUNU ALIP GEZDİRECEKTİN,TAMAM DEDİN AMA BANA YALAN SÖYLEDİN,SENİ ÇOK ÖZLÜYORUM BABA,AMA NAFİLE,GELMEYECEKSİN BİLİYORUM,AMA ŞUNU BİLKİ SEN BENİ NASIL YETİŞDİRDİYSEN,BEN O YOLDA İLERLEMEYE DEVAM EDİYORUM,RUHUN ŞAD OLSUN,NUR İÇİNDE YAT....

SÜLEYMAN

NOT:TORUNUN DEDE DEMEYİ ÇOKTAN ÖĞRENDİ...
 
Yazar : süleyman zengin
 
UÇAK BABAMA SELAM SÖYLE
     Karlı bir akşamdı Ankara’da. Son kez elele yürümüştük. Bitmesin istediğim yola, kısacık beraberliğimizin bütün anılarını sığdırmıştık.. "Yazarsın bana" demiştin, "Bende yazarım sana sık sık."

Ağlıyordum.. Sen görmeyesin diye kaldırmıyordum başımı.Elimi daha sıkı tuttun. Anlıyordun.. Bu ayrılığa dayanmıyordu kalbim. "Öğrettiğim çiçek adlarını unutma" dedin, "Kelebekleri kitap arasında kurutma. Sık sık fotoğraf çektir yolla bana. Kitaplarım sana emanet. İncitme kimseyi.. Kin büyütme kalbinde.. Beni bekle.."

Yol bitti.. Gidiyordun artık. Gittin..

Sokakta gördüklerimi, filmlerdeki aktörleri sen sandım bir süre. Kin büyütmedim kalbimde, söz vermiştim sana diye. Kitaplarını okudum, kelebeklere dokunmadım, öğrendiğim çiçek adlarına yenilerini ekledim. En çok fesleğeni, çoban heybesini, akşam sefasını sevdim. Seni beklerken çok şey öğrendim.. Yolunu gözlediğim, sevdiğim ilk adam.. Nasılsa bulacaktır seni diye, her görüşümde aynı güçle seslendim: UÇAK!.. BABAMA SELAM SÖYLE!..

Beni kötü rüyalardan uyandıran, sevdiğim ilk adam.. Bir bilsen! Seni nasıl özledim..

Kar yağıyor şimdi.. 30 yaşım bitti. Kitapların bende. Kelebekler gibi kar taneleri.. Kendi yolumda yürürken, hiç unutmadım o cümleyi..

Selamını aldım babacığım. Kin büyütmedim kalbimde. Küçük kızının gözleri hala senin çiçeklerinde..

UÇAK!.. BABAMA SELAM SÖYLE!..

Ekleyen: SUDE
 
Yazar : İclal AYDIN
 
ANA SERÇE

Camın kenarındaki kırıntıları serçecik büyük bir hızla yemeye çalışıyordu, her lokmadan sonra da başını kaldırıp ufacık kısmetine ortak çıkmasın diye ve ava giderken avcı olmamak için sağına ve soluna bakıyordu.Sabahın ilk ışıklarına küçük serçecikle merhaba diyordum. Az önce kesilen yağmudan dolayı sırılsıklam olmuştu yemeğini yerken sanki diğer taraftan titrer gibiydi.Acımızasız hayata karşı tek başına siper etmişti gövdesini, karalıydı yenilmeyecekti kolay kolay,azmin ve karalılığın simgesi gibiydi yaptıkları ilk başta farketmemiştim ama tek ayağının üzerine duruyordu, biraz yedikten sonra bir kaç ekmeği ağzına aldı ve havalandı çok geçmeden tekrar geldi bir parça daha aldı tekrar havalandı ne yaptığını merak etmiştim, balkona çıktım karşı evin çatısı ile bizim evin balkonu aynı hizadaydı çatının köşesinde ufak bir delik vardı almış olduğu yiyecekleri oraya taşıyordu. Belliki bu hayatın zorluklarına yanlız kendisi için değil karşı koyuşu, onu tek ayaklada olsa dik durmasını sağlayan , yüreğindeki taşımış olduğu sevgisiydi. Büyük ihtimalle evlat sevgisiydi bu onun güçlü olmasını sağlayan. Biraz daha dikkatli baktığımda ufacık gagaları görür gibi olmuştum.Nasıl da annlerine ulaşmaya çalışıyorlardı , onları hayata bağlayan bir kaç lokma için.Bu olayı bir kaç gün takip ettim her gün bir önceki günün fotokopisi gibiydi , o kara güne kadar. Minik serçe yuvasından uzaklaşmıştı küçük serçeciklerin cıvıltıları dışarıya yansıyordu nasıl olduğunu anlayamadan büyük bir karga yuvayı farketti ve bir anda yuvaya daldı ve küçük yavurlardan birini kaptığı gibi havalandı, ne olduğunu anlayamadan tekrar daldı ve diğer yavruyu da kaptı. Artık topal serçenin beslemek için ve büyütmek için hayatını ortaya koyduğu yavruları yoktu artık.İnsanın hayaytına anlam katan değerle olmadığı zaman boşluklar başlar yaşamında, koca bir topluluğun içersinde yanlızlığı yaşar benliğinin en ince noktasına kadar. Sanki güneş on an batmıştır bir daha doğmamak üzere ve sanki yıldızsız geceler yaşayacaktır var olduğu sürece. Ve sanki tüm melodiler ve şarkılar ağıtlar üzerine kurulmuş gibi hissesder insan kendini. Ben tüm bunları düşünürken küçük serçe bir yuvanın önünde belirdi ağzında yine bir şeyler vardı . Hızla yuvasına daldı ve aynı anda da dışarı çıktı ağzındakini çatıya bıraktıktan sonra tekrar içeriye daldı, sanki çılgına dönmüştü küçük topal serçecik, cıvıltılarını duyuyordum, çılgınlar gibiydi yerinde duramıyordu, bir alt katın balkonuna konuyorudu, ordan havalanıyor zemine iniyordu çılgınlar gibiydi yaklaşık iki saat aynı şekilde inişler ve çıkışlar yapmıştı, son olarak çatıya ulaştığında artık kanatlarını çırpmaya hali kalmamıştı, evet artık yavruları yoktu artık. Kara karga kendi gibi minik serçeninde yüreğini de karartmıştı bir çırpıda, kimbilir belkide minik serçenin yavrularının küçük bedeni kara karganın yavrularının hayata bağlanması için gerekli olan yem olmuştu. Peki böylemi olmalıydı ?

İnsanlarda hayatlarını sürdürmek için de başkalarının hayatlarını, sevgilerini ve onların ayakta durmasını sağlayan değerlere zarar vermekmi zorunda ? Yada her insan bir yerlere gelmek için birilerini basamak yapmakmı zorunda? Kara Karga pekala da minik serçenin hayata bağlanmasını sağlayan ve onu ayakta tutan yavrularına dokunmadanda kendi yavrularına bakabilirdi. Ve pekala ki insanlar hayatta kalmak için ve bir yerlere gelmek için kendi becerilerini kullanabilirlerdi hayatın akışında.

Yüreğim sızlamıştı küçük serçeye yarasına merhem olamazdım ama en azında aç bırakmayabilirdim. Balkondan karşı çatıya doğru ekmek kırıntıları, buğday tanecikleri ne varsa atmaya çalışıyordum. Minik serçe tüm attıklarımı alıp yuvaya taşıyordu ama yemiyordu, belliki bir umut besliyordu içinde belki evlatları dönerdi kimbilir belki vicdansız kara karga evlatlarını geri getirirdi, umutturki insanı en zor anlarda bile hayata bağlayan. Değilmidirki umut insanlara her zaman bir başlangıç olduğunu anımsatan. Fakat küçük serçe tüm bunlardan uzaktı , günler geçiyordu küçük serçe nin umutları azalıyordu fakat benim attığım yemleri yemiyor yuvasına taşımaya devam ediyorudu. Aradan tam dört gün geçmişti sabah uyandığımda küçük serçe nin artık gücü bitmişti sırt üstü yatıyoru ağzında attığım son ekmek kırıntıları vardı, belliki onları yememişti ve yuvasına taşımaya çalışmıştı , hayatın zorluklarına karşı yüreğine sevgi duymadan ve sevildiğini bilmeden karşı gelmek zordu. Ve dayanamamıştı küçük serçe, kara karganın yavrularının hayatı ve kara karganın mutluluğu minik serçenin hüznü üzerine kurulmuştu. Bilinmelidirki şu içinde bir inişli çıkışlı yollar olan, bir çok acı zorlukları barındıran hayatta her insan için yeni bir şans olmayabilir, bu nedenlede yakalanan tüm mutlulukların başkalarının hüznünün üzerine kurulmaması dileğiyle.


HAKAN SALİM
SALİMCE
 
Yazar : HAKAN SALİM
Sevginin Gül Kokusu
     Yaşlı kadın "Neden sanki Hayatıma giren tüm insanlar bende bu kadar derin izler bıraktı?" diye fısıldadı, başını yasladığı buğulu cama doğru.

Gençliğinde yaptığı çılgınlıları düşündü. İşe yaramış mıydı? Belki.. "Yine dönsem, yine yapar mıydım acaba?" diye sordu kendine... Yapardı. Yine yapardı aynılarını. Deli dolu aşklar yaşamıştı. Yüreğini ilk fetheden erkek on yedisinde girmişti hayatına. Çok hoş bir çocuktu. Uzunca boylu, masum yeşil bakışlı, sıcacık elleri olan şirin mi şirin bir çocuktu Ne büyük bir sevgi göstermiş, daha da ötesi inanılmaz bir değer vermişti ona. Öğrenciydi daha. Yoksul bir ailenin ikisi kız, dört çocuğundan biriydi. Yoksulluğu umursamadan, ne yapar eder sevdiğini asla belediye otobüslerine bindirmez ve ucuz yerlere götürmezdi. Ne hoş bir insandı o.

"Sonra" diye düşündü yaşlı kadın "ben üniversiteyi kazanıp yepyeni bir dünyaya adım attım. Farklı bir kent, rengarenk bir yaşam biçimi, çevremde dolaşan onlarca yakışıklı.. Onun etkisinden kurtulmama yetti de arttı. Onu terkettim. Hem de hiç gözünün yaşına bakmadan. Hatta üzülüp üzülmediğini bile bilmeden." Kırk yıl geçmişti aradan ve onu bir daha hiç görmemişti. Yaşıyor muydu acaba?

Üniversitenin ilk yılıydı. O lunapark benzeri cıvıl cıvıl dünyada başına gelebilecek binbir türlü tehlikeden habersiz, yurtta kalan diğer kızlar kadar yalnız olmayı, özgür olmayı istedi. Ama pek uzun sürmedi bu özgürlük. Üst sınıflardan yaşı otuza ulaşmış, baba parasıyla hayat tüketen bir adamın oltasına kolayca yakalandı. Yine deli sevdalara uçtu yüreği. Yine doludizgin sevdi onu. Bir çok genç kızın hayatına girip çıkan bu adama, hayli karaktersiz olmasına karşın, tutulmasının nedeni o kadar açıktı ki.. Ona hükmetmiş, onu çekip çevirmiş, tüm sorumluluğunu üstlenmişti. Olağanüstü bir şefkat görüyordu ondan. Ve kendini güvende hissediyordu.

"İlk terkedilişi onda yaşadım. Doğrusu o denli acı çekmiştim ki.. Dayanılmaz kabuslar içindeydim. Etme bulma dünyası. O yeşil bakışlı şirin insanın ahı bir biçimde çıkacaktı. Çıkmalıydı" diye geçirdi içinden. Ve sonrasını düşünüp muzipçe gülümsedi. Boşuna "Çivi çiviyi söker" dememişler. ^"Bu acı da fazla uzun sürmedi. Bir ilkbahar sabahı, evlenip yıllarımı aynı yastığa baş koyacağım insanı gördüğüm an gerçek sevdayı tanımıştım. İşte o inanılmaz çılgın aşkı belki de hiç tüketmeden neredeyse çeyrek asır yaşattım içimde. O çok özel bir insandı. Hala da yüreğimin en derin güzelliklerinde yaşar. Çok zor, çok karmaşık ve fırtınalarla dolu bir birliktelikti onunla yaşadığım. Ama tüm ilişkiler gibi bu da yıprandı. Ve hatta kendi ellerimizle ölüme yolladık yaşadığımız tüm güzellikleri. Hiç birimiz diğerinden daha az sorumlu değildik yaşanan sondan. Belki de ömrümün en büyük pişmanlığıdır o."

Geçmiş gözlerinin önünden hızla gelip geçiyordu. Yaşadığı bu koskoca ömrü sorgular gibi bir hali vardı. Olması gerektiği gibi miydi? Doğru mu yaşamıştı hayatı. Becerikliydi. Ellerini her alanda kolayca kullanabiliyordu. İğneden, fırçaya, müzik aletlerinden tamir aletlerine kadar eline ne aldıysa kendi başına öğrenebilmiş ve kendine yetecek kadar kullanmıştı herşeyi. Yazarak bir çok insandan daha iyi anlatabiliyordu istediklerini. Hayli lirik hoş bir sesi vardı. Güçlüydü belleği gençlik yıllarında. Yarışmayı severdi oldum olası. Yarışacak hiçbir ortam yoksa bile kendisi ile yarışırdı. Anları dolu dolu yaşadı içinkileri asla gizlemeden. Ne gözyaşını ne kahkahasını hatta ne de öfkesini susturmadı hiç. Denemedi bile. "Saydam yaşadım ben" diyerek gülümsedi Oysa dolu dolu yaşadıklarını bir kefeye koyup tartsa kaç gram gelirdi acaba? Ne bırakıyordu ardından şimdi. Becerilerinin hiç birini değerlendirmemiş, yalnızca kendisine yetecek kadar kullanmıştı yeteneklerini. İyi bir müzisyen, iyi bir ressam, iyi bir modacı ya da edebiyatçı olabilirdi. Oysa hiçbir şeyde "İyi" olamadı. Ne mesleğinde, ne eş, ne de anneliğinde..

Yaklaştı.. Artık çok yaklaştı finiş çizgisi. Yarışı sonlarda bitirmek için miydi bunca çaba? Nerede hata yaptığını düşünmek neye yarar ki..? Hangisi düzeltilebilir? Yine buruk, yine telaşsız ve sabit bir gülümseme yayıldı yüzüne "Ben çok iyi HİÇBİR ŞEY oldum" dedi. En iyi yaptığım şey ‘hiçbir şey’ olmaktı.

Oysa neler yapılabilirdi şimdi kıpkısa kalan koca ömürde. Her zaman ki alışkanlığıyla sol elindeki incecik gümüş yüzüğü çevirip duruyordu. Ondokuz yıl önceydi. Apansızın girmişti hayatına ve takıp yüzüğü, yine birdenbire kaybolmuştu. O yaşlarında kendini ‘yaşı geçmişler’ arasında saymış olduğuna da gülümsedi. Yaşadığı en hoyrat, en fırtınalı aşkı bu yüzüğün sahibine duymuştu. İlk zamanlar içindeki taşkın duygularla başedememişti. Çılgın gibiydi. İhmal edildiğini, önemsenmediğini hissediyor ve bu korkularla sevdiği insanı hırpalıyordu durmadan. İlişkinin saygınlığı kaybolmuş, kışkırtanın ve kışkırtılanın kim olduğu, bu şiddetli kavgayı kimin başlattığı bilinemez hale gelmiş, zaman zaman telefonlarda yapılan karşılıklı tartışmalar hakaret boyutlarına ulaşmıştı. Aşık olduğu insana hayatı boyunca içinden geçirmeye bile utandığı sözcükleri söylemişti. Ve sonunda bu aşkı yaşamaması gerektiğine inandı. Bunu yüreğine kabul ettiremese bile, onunla bir daha görüşmemeyi başarabileceğini biliyordu. Belki bir gün bir başka sevgi ile karşılaşıp bu fırtınadan da kurtulabilirdi. Oysa bu kez başkaydı. Bu kez asla unutamayacaktı. Yüreğinde sımsıkı sakladığı, dahası efsaneleştirdiği tek aşktı bu.

Yavaşça yazı masasının başına yürüdü. Üzerinde "CANIMSIN" yazan dosyayı açtı. Gelen mektuplar içinden birini seçti. "Ama, canımcım" diye başlıyordu bir çok mektubunda ki gibi...Ondan gelen bütün mektupları neredeyse ezberlemişti zaten.. Bu mektupta da unutamadığı;

"Canım, yazma böyle şeyler ya... Kıyamam sana. Canımsın, iyisin. Gözyaşı dökmüşsün belli.İçin üşümüş. Ne yapabilirim acaba senin için, bir bilebilsem?" diyen sevgi dolu sözlerdi.

Yeniden yeniden okudu. Hep iki dudağının arasında sıkışmış, çığlık dolu, sessiz bir aşkı ondokuz yıldır yaşıyor olmanın mantığı var mıydı? Umudunu hiç kesmeden, bir gün yeniden ellerine dokunacağına inanmıştı. Ama ne yazık ki öldüğünden bile çok geç haberi oldu. Sadece, o günlerde ateşte dolaşır gibiydi bedeni. Rüyalarında hep kendisini çağırıyordu. Bütün canlılığıyla, bütün hatlarıyla gülümseyen yüzünü görüyordu düşlerinde. Her uyanışında bir ölüm sessizliği kaplıyordu yüreğini. Aslında anlamıştı onu kaybettiğini ama gerçekle yüz yüze gelmek istemiyordu.

Bir küçük araştırma yapsa, bir iki yere telefon etse sevdiği insanın nerede olduğunu kolayca bulabilirdi. Ama durmadan erteliyor ve hissettiği gerçeği öğrenmekten sürekli kaçıyordu. Sonunda cesaretini toplayıp ölüm ayrılığının acısıyla yüzleştiğinde içinde karşı konmaz bir itiliş hissetti. İstanbul’a gitmeliydi.


***
İSTANBUL

Dışarıda deli bir Temmuz sıcağı vardı.Tıpkı onu tanıdığı günkü gibi.Tiyatro salonunun boş ve tozlu koltuklarından birine oturdu. Kulaklarında sadece kendisinin duyduğu bir müzik vardı. Ay ışığı sonatı. Sahnede, hiç ama hiç oynarken görmediği sevgilisi son oyununu oynuyordu. Oysa tiyatronun yeşil kadife perdesi sımsıkı kapalıydı.

Tek kişilik son oyundu bu, sadece yaşlı kadın için oynanan. Ve yazılan ilk, ama okunan son şiir sevdalıya....

Salaş akşamların yeni yetme sevdalarında bir akrep çığlığı
Uzaklara üflenmiş mısralar yarım , yarı çıplak soluklar
Martı beyazlarında, yukarıya doğru akan bir yokoluş çılgınlığı
Sabahlarım yarım.

Felekten çalınan bir avuç sevdanın sarhoş bakışlarında boşluklar
Yarınlarımda, dünlerimde cam bulanık çalmakta neyler efkârı
Bir iç kanama ölümcül, elde var sıfır, birde küskünlüklerin kârı.
Anlarım yarım.

Basamaklarda sürünen yırtık şehirler ayaklarıma dolanıyor
Terelelli ağarışlar yapış yapış saçlarımda, saçlarım birazda ahlaksız
Alakasız heceler cümlelerime tırmanıp mânâları karalıyor
Anlamlarım yarım.

Bir akrep çığlığının yankısı sersem gecelerde hiç gereksiz.
Ödlek başkaldırışlar volta atmakta paslı karolarında yılların
Günahlara susmuş sesler, gümüş gülümsemeler öylesi yüreksiz
Yıllarım yarım.

Oysa. bir tutam martı sesi, hasrete mahkum ruhuma nasıl da iyi gelecek
Hasretin haritası yok, ne de hayatın pusulası ya da aşkın rotası
Bir tek çaresi var uzak bekleyişlerin, hırçın saatlere inat sevdam gelecek.
Onsuz anlarım, anlamlarım, yıllarım yarım.

Kaç dakika oturdu orada, ya da kaç saat, belki de gün... bilmiyordu yaşlı kadın. Şiir bitti.. müzik sustu. Bir acı çığlık, bir kocaman pişmanlık yankılandı tiyatronun duvarlarında.

Yerinden yavaşça kalktı.. ağır adımlarla sahneye doğru yürüdü. Elindeki iri beyaz gülü uzattı sevdiğine. Elleri dokundu bir kez daha eline. Bir küçük ama deli öpücük aldı dudaklarından son kez. Sonra bedeni ve adımları hiç yokmuşçasına, sessizliği sarsmadan döndü ve bir gölge gibi terketti salonu..

Tiyatronun bekçisi, yaşlı kadını bulduğunda beyaz gül hayli solmuştu ama sevginin gül kokusu tüm salonu kaplamıştı.
 
Yazar : anonim
 
Yusuf
     Onu ilk gördüğümde oldukça çirkin gelmişti gözüme.
Küçücük bir et yumağı gibiydi. Henüz birkaç haftalıktı.
Biraz büyüyüp palazlanınca bizim olacaktı.
Şimdi annesine ihtiyacı vardı. Babası ve annesi inanılmaz
güzellikte mavi tüylere sahiptiler. Ondan önceki yavru ise
müthiş bi eflatun renginde idi. Meraklanıyorduk. Acaba
bizim muhabbet kuşumuz ne renk olacaktı...
Karbeyazdı. Doğduğunda aylardan Ağustos'tu.
Bize geldiğinde ise Ekim. Eşime doğum günü
armağanıydı o. Oldum olası severdi kuşları.
Hemen kafeslerin en güzeli, yemlerin en kalitelisi
bulundu, alındı. Ben özgür bir ruhun hapsedilmesine
karşıydım hep. Bu, kuş bile olsa, salarım diyordum.
Salarsan ölür, kargalara yem olur. Hayatta kalması için
bu gerekli deyip ikna ettiler. Erkek dedi, bize onu
veren arkadaşımız bizde ona isimler aramaya başladık.
Her ismi söylüyor tepkisini bekliyorduk.
Karbeyazdı. Albino imiş cinsi. Pamuk dedik yok,
kardelen dedik yok. Yusuf dedi eşim. Tepki verdi.
Ben, olamaz derken yeniden ve yeniden.
Adı Yusuf oldu kuşumuzun. Koca Yusuf.
Bir kuşa verilecek en garip ad.
Aylar geçtikce onu konuşturmaya uğraştık durduk
Sonunda oldu. İlk sözü cici babacık, ardından
aşkım, canım ve şimdi hatırlayamadığım bir çoğu.
Bize öyle alışmıştı ki, cam açık bile olsa uçmaz
gezinirdi evde. O bizim akıllı kuşumuzdu.
İki yıl olmuştu evimize neşe katalı, bir gün ben
hamile olduğumu öğrendim. Her türlü riske karşı
onunla aynı ortamda bulunmamalıydım.
Anneme gönderdik içimiz acıyarak. Doğumdan
sonra ise dayım istedi onu. Dayım yalnız yaşardı.
Bana arkadaş olur. demişti. Öyle de oldu.
Kelimelerine bir de dayıcık eklenmisti şimdi.
Dayım mutlu, o mutlu Çınarcık'ta yaşıyorlardı.
Bir gün beni arayıp Yusuf ile marketten geldik dedi.
Hem kafes, hem alış-veriş zor değl mi dedim.
Ne kafesi Yusuf gömlek cebimde gittik geldik. Biz
aylardir böyle dolaşıyoruz. O benim oğlum dedi.
Mutlu olmuştum. Eşim de ben de oğlumuzun
doğumuyla pek aramaz olmustuk Yusuf'u.
O geceye kadar iyiydi herşey. O gece 03:02'ye kadar.
Açık olan pencereden kaçabilecekken buna
imkânı varken kaçmayan o kuş sarsıntı ile harabeye
dönen evde ölümü seçmişti yeni sahibi ile.
Bu cins kuşların depremi çok önceden hissettiklerini
öğrendim sonradan. Son görüşmemizde Dayım
Yusuf bugün deli gibi bir içeri bir dışarı uçup uçup
duruyor demişti. Anlamış sahibini uyarmak istemişti.
Ama kim depremi düşünüyordu ki, kimin aklina geliyordu.
Ve Yusuf gitmemişti, bırakmamıştı sahibini.
Koyun koyuna buldular onları sonra.
Dayım ve cebinde Yusuf.
 
Yazar : Bilinmiyor
 
Baba Sözü
     Eski binanın ahşap merdivenlerinden inerken dünyadaki bütün sesleri duyar gibiydi genç kız. Adımlarını hızlandırdı. Duymak istemiyordu. Sessizliğe ihtiyacı vardı. Güzel mavi gözlerinden akan yaşlarla küçüklüğünden beri sığınağı olan ağaç evine gitti. Babasıyla birlikte yapmışlardı küçük evlerini. Evdeki eski eşyaları annesine çaktırmadan oraya yığmışlardı. El izleri ile boyamışlar küçük resimler yapmışlardı cıvıl cıvıldı. Ne zaman üzülse koşa koşa oraya gider kapının yanındaki küçük zili çalar babasını beklerdi aralarında şifre gibi bir şeydi bu. Zilin sesini duyan baba kızının yanına gider. Saatlerce konuşur, sarılır, şakalaşır, gülerek çıkarlardı ağaç evden.Annesi de yemeği hazırlar beklerdi gelmelerini. Ağaç evin onlar için özel olduğuna inandığı için girmezdi oraya. Ama Ogün annesi geldi yanına hiç konuşmadan annesinin kolları arasında yattı kız. Kimse bilmesin anne dedi kız özellikle babam bu şekilde geçip gider zaman. İlk başta karşı çıkmasına rağmen vazgeçti. Bilmelilerdi herkesin hakkı vardı buna. Eve gitti eşi yine sandalyede uyuya kalmıştı. Gözlerini sildi. Eşini uyandırdı. Kızına söz vermesine rağmen elinden tutup çalışma odasına götürdü o da bilmeliydi. Onunda kızıydı. Kızımız gidiyor dedi. Dinle beni gidiyor kızımız. Sözünü bitirmeye fırsat vermeden adam evden fırlayıp ağaç eve gitti kızı uyuya kalmıştı orada. Gözleri kızarmıştı. Hastamı acaba , nereye gidiyor melek mi olacak diye düşündü hayır hayır kötü düşünmemeliyim dedi beklide evlenecek bebeğim. eee niye ağlıyorlar o zaman. Kızı uyandığında babasının onu seyrettiğini gördü ağlıyordu babası. Ne oldu? ne oldu? Dedi. Annem söyledi mi? Ben konuşacaktım seninle baba. Senden ayrılmak çok zor olacak ama bir gün mutlaka olacaktı.Neyin var? dedi babası. Hiç babacım annem ne anlattı sana hiç gideceğini söyledi dedi adam şaşkın bir tavırla.Ben bir seneliğine Amerika ya gideceğim baba. Hayatımın fırsatı. İşyeri yolluyor. Dil öğreneceğim, oradaki ortaklarla tanışacağım. Anlıyorum kızım peki geldiğinde bizi bulabilecek mi sin? Annende bende yaşlıyız seni bekleyebilecek miyiz. Bu sene gitme evladım dedi. Çıkıp gitti kız bütün gece düşündü babasını kıramazdı. Aynı fırsatlar tekrar önüne çıkacak mıydı.Gece boyunca düşündü. Hayatını ailesi için etelemeye karar verdi. Bir şey olursa kendini affedemezdi. Yaz öylece geçti. Bir gece işten geldiğinde evde kimseyi bulamadı. Zil çaldı amcası gözleri yaşlı seni almaya geldim dedi. o esnada babasın dedikleri geldi aklına babam biliyordu o yüzden yollamadı acaba hangisi annem mi? babam mı? diye düşündü.Arabada hiç konuşmadı hastaneye vardıklarında bir odaya çıkartıldı annesi ve babası kalp krizin den gelmiş hastaneye ilk önce annesine sıkı sıkı sarıldı sonra babasına ikiside mutlu gibiydi. Hastanede ilk gün annesi vefat etti. Babası bir ara her zaman yanındayım yavrum annende öyle yukarıdan izleyeceğiz seni dediler. Yavrum sözümü dinledin gitmedin ya teşekkür ederim dedi hırıltılı bir nefes aldı ve son nefesi oldu. Kız ilk defa babasının çalışma odasındaki evrakları karıştırırken. Kendi resimlerini babasının onun için bir günlük yazdığını gördü. Ve gazete parçacıkları gördüğüne inanamadı Amerika’ya gitseydi ölecekti bilet aldığı uçak düşmüş ve işi reddettiği için patronları tarafından yerine atanan kız ölmüştü. Ah baba iyi ki her zaman sözünü dinledim iyi ki vardın ve yüreğimde her zaman var olacaksın dedi..
 
Yazar : Joy
 
 
sevgiyi tarif etmeye kalksam seni anlatırdım
     Korkunun olduğu yerde aşk yoktur. Cesarettir sevmek. Düzenlere,oyunlara,kötülüklere meydan okumaktır. Sevmek; uzaklaşmaktır yalandan,bencilliği hiçe saymaktır. Bir başka açıdan da inanmaktır sevmek.Gerçekten inanmaktır, tümden inanmaktır. İnsan sevince; sevdiğine bütünvarlığı ile teslim olmamışsa, yeteri derecede sevmemiş demektir. Ve ona kayıtsız şartsız inanmıyorsa, sevgiden bahsetmeye bile hakkı yoktur.

Kıskançlık; inancımızın bütünlüğü ölçüsünde besler aşkı. Şüpheyse öldürür.Şüphenin olduğu yerde inancın yeri olmaz. Sevgiden bahsedilemez orada.Kıskançlıksa; kutsal bir duadır, dudağında sevenlerin.

Sevmek; var olmaktır bir bakıma,derinden bakılınca yokluğa benzer.Sevmek bütünlenmektir. Çok seven eksildiğini zanneder,oysa artmaktır sevmek, çoğalmaktır. Çevrenin gözlerimizden silinmesi, önce bir eksilme hissi verir insana. Fakat o her şeyimizi varlığı ile doldurdukça arttığımızı anlarız. O bir tek kazanç, bütün kayıplarımıza bedeldir.

Bir an gelir; her şeyi onunla değerlendirmeye başlarız. O bugün mutluysa yaşamak güzeldir. Kabımıza sığmayız. Şarkılar söylemek gelir içimizden. O kederliyse, gözlerimizde herşey kederlidir artık. Bütün güzellikler bir bir yitirirler anlamlarını. O anlarda ölümü düşünür de, yine ölemeyiz kurtulamamak için.

Yanmaktır, tutuşmaktır sevmek ve yaşadıkça hiç sönmemektir. Dinle, sana sevmenin ne olmadığını söyleyeceğim önce. Ne olduğunu sonra anlayacaksın.

Dinle, sevmek alışveriş değildir. Geometri değildir, aritmetik değildir. En değerli şeydir belki, ama karşılığında hiçbir şey alınmaz. Karşılıksız bir çeke atılmış kuru bir imza değildir sevmek. İskambil kağıdı değildir, zar değildir, bir dilim değildir, hesap pusulası değildir sevmek.

Sevginin bedeli yine sevgiyle ödenir, altınla değil. Sevilmekse; sevmenin mükafatıdır ancak, karşılığı değil. Bir sevgiye eş bir başka sevgi olamaz. Çünkü her sevgi birbirinden büyüktür. Sevgi tartılamaz, sevgi ölçülemez. Sevgi; gram değildir, mesafe değildir. Derinlik sanırsınız, yüksekliktir o. Sevgi; dudak değildir, göz değildir, saç değildir. Sandalye değildir sevgi, yatak değildir, çarşaf değildir. İçki değildir, içemezsiniz fakat herşeyden güzeldir sarhoşluğu. Geçip karşısına seyredemezsiniz, manzara değildir, tablo değildir, heykel değildir. Okuyamazsınız kitap değildir. Bilmece değildir, çözemezsiniz. İsteseniz de içinizden atamazsınız. Kan değildir, kesip damarınızı akıtamazsınız. Siz ağladıkca o güçlenir içinizde. Akmaz, gözyaşı değildir. Kuş değildir uçmaz, çiçek değildir koklanmaz. Bitmez çile değildir. Ne desen o değildir sevmek.

karya
 
 
 
 
  Bugün 1 ziyaretçi (54 klik) kişi burdaydı!  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=
En güzel şiirde nefret yoktur,kavga yoktur,kin yoktur;sadece sevgi vardır.